Anne Sütü Nedir
28 Eylül 2009 Yazan Hastane Doktoru
Kategori Hastalıklar
Anne Sütü Nedir?
“Anne Sütü yeryüzünde yaşayan tek besindir” ifadesi anne sütünün yaşam için ne denli gerekli olduğunu ortaya koymaktadır. Bir başka anlatımla anne sütü bebekler için “en ideal besin” ve emzirme benzeri olmayan bir yöntemdir. Bebeklere gerekli olan tüm besin elementlerini sağlar. Anne sütü emzirilme döneminde ishal, zatürre, kanda bakterilerin yayılması ve menenjit (beyin zarı iltihabı) gibi hastalık ların sıklığını azalttığı gibi ileri yaşlarda da alerjik hastalıklar, kanser, sinir sistemi ile ilgili bazı hastalıklar ve damar çeperinin daralması riskinin azalmasına neden olmaktadır. Anne ile bebek arasındaki duygusal bağı güçlendirir. Hemen hemen bütün kadınlar emzirebilir. Doğumdan sonraki yaşamın ilk iki yılı, bir başka ifadeyle süt çocukluğu dönemi, bebeğin anne karnında olduğu dönemden daha bağımsız olduğu doğum sonrası yaşama geçiş dönemidir.
Emzirmenin başladığı ve sadece anne sütüyle beslenmenin devam ettiği yaşamın ilk altı aylık döneminde, yenidoğanın suya veya başka bir besine ihtiyacı yoktur. Anne sütüyle beslenen bebeğe 6 aydan önce başka bir yiyecek ya da içecek vermek gereksizdir, hatta
bebeği ishal ve diğer hastalıklara yakalanmaya daha açık bir hale getireceğinden
riskli olabilir. Bebeğe 6. aydan itibaren yeterli ve dengeli ek gıdalar başlanarak anne
sütüyle beslenme 2 yıl veya daha uzun süre devam etmelidir. Anne sütü bebek 6 aylık olduktan sonra da bebeğin besin ihtiyacının bir kısmını karşılamaktadır.
Anne sütünün bileşimi durağan değildir. Anne sütünün bileşimi salgılanma dönemlerine göre faklılıklar gösterir. Doğumdan sonra salgılanmaya başlayan ve ortalama 5 gün de
vam eden süte “ağız sütü (kolostrum)” denir. Ağız sütünde protein içeriği tüm dönemlerden yüksektir ve bu süt (kolostrum) bağışıklığı artıran bazı maddeler ve bebekleri iltihabi hastalıklardan koruyan akyuvarları içerir. Bu nedenle ağız sütü bebeğin ilk aşısı olarak kabul edilir. Ağız sütünden sonra 6-15. günler arasındaki süte “geçiş sütü
(ara süt)” adı verilir. Geçiş sütünden sonra salgılanmaya başlayan ve bebek emzirildiği
sürece devam eden süte “tam süt” denir. Geçiş sütünün protein ve mineral içeriği
ağız sütünden düşük, tam sütten yüksektir. Anne sütünün bileşimi gün içinde, emzirme
süresince, emme şekline, annenin yaşı gebelik sayısı ve gestasyon (gebelik) yaşına göre değişim gösterir. Anne sütü içinde bulunan büyüme hormonları ise uyku süresinde artış göstermektedir. Emzirmenin başlangıcında şekerden zengin “ön süt”, emzirmenin sonunda ise yağdan zengin “son süt” gelir. Anne sütündeki yağ ve protein içeriği emme süresince artış gösterir. Süt içindeki yağ içeriği bir emme süresince emzirmenin sonuna doğru 4-5 kat, protein içeriği ise %50 artmaktadır. Bebeğin son sütü alana kadar aynı memede kalması gerekir.
Anne sütünün içeriği:
Süt proteinleri; laktoferrin, a-laktaalbumin ve kazein isimli maddeler ile annenin kan serumundan geçen proteinlerden oluşmaktadır. Anne sütünün proteinin %30-40′ı kazein, %60-70′i whey proteindir.
Kazein; molekülünde fosfor, kalsiyum, çinko, demir ve bakır bulunur. Bebeğe kalsiyum, fosfor ve aminoasit sağlar.
Whey proteinin büyük bir bölümünü laktoferrin, a-laktaalbumin, lizozim, immunglobulinler ve serum albümini isimli maddeler oluşturur.
Anne sütünün toplam kalorisinin %40-50’si anne sütünün yağından karşılanır. Anne sütünün yağ bileşiminde sindirimi kolay doymamış yağ asitlerinin oranı yüksektir. Beyin ve sinir dokusu gelişimi için çok gerekli olan “esansiyel yağ asitleri; linoleik ve alfa-linoleik asit”, anne sütünde diğer sütlere göre sekiz kat daha fazla bulunur. Anne sütündeki kolesterol miktarı ilk aylarda gerekli enzim sistemlerinin gelişimini uyarmak ve ileri yaşlarda olabilecek damar sertliğine yol açan düşük yoğunluktaki yağların birikimini önlemek açısından önemlidir. Anne sütünde bulunan şekere laktoz denir. Laktoz, meme bezindeki hücrelerden süt salgılanması anında sentez edilir. Anne sütünün mineralleri;
bebeğin sağlıklı olarak büyümesi ve yaşamını sürdürebilmesi için gerekli mineraller;
kalsiyum, fosfor, sodyum, potasyum, klor, magnezyum, kükürt, demir, bakır, iyot,
çinko ve flordur. Anne sütündeki kalsiyumun %50-70′i, fosforun ise %90′ı emilmek
tedir. Anne sütündeki demir içeriği az olmasına rağmen emilimi çok yüksektir ve
normal demir depolarıyla doğan bebek için anne sütündeki demir yeterlidir.
Bebeklere tamamlayıcı besinlerin başlanması:
Anne sütü bebeklerin ihtiyacını karşılamamaya başladığında bebeklerin diyetlerine
ek gıdalar (anne sütü dışında verilen besin maddelerine “Ek Gıda” denir) ilave edilmelidir. Bu dönem bebeklerin büyüme gelişmeleri yönünden riskli bir dönem olup 6. aydan 18-24. aya kadar devam eder. Bebeklerin yeterli anne sütü alıp almadığı bebeğin büyümesi yani ağırlık artışıdır.
Dünya Sağlık Örgütü; 6. aylarında anne sütüne ilave olarak ek gıda başlanan bebeklerin,
6-8. ay arasında günde 2-3 öğün, 9-11. aylar arasında günde 3-4 öğün ek gıda veril
mesini ve 9. aydan itibarende günde 1-2 kez de ara öğün ilave edilmesini önermektedir.
Bebeğe vitamin C için meyve sebze suları ve ilerleyen sürede bunların püreler iverilir.
Üçüncü olarak anne sütü vitamin B ve enerji ihtiyacını karşılayamaz. Bunları sağlamak için bebeğe unlu gıdalar, unlu sebze çorbaları ve özellikle tarhana çorbası verilir. Bebeğin demir gereksinimini karşılamak için diyetine yağsız et, kıyma ve mercimek ilave edilir. Her ek gıda tek başına başlanmalı ve bebeğin tolere edip etmediği takip edilmelidir. Haftada birden fazla ek gıda bebeğe başlanmamalıdır. Verilen ek gıdalar ilk olarak en fazla 1-2 tatlı kaşığı olarak başlanmalı ve bebek tolere ettikçe arttırılarak tam öğün haline getirilmelidir. Bebek tarafından reddedilen gıdalara ara verilip daha sonra tekrar ve bebek açken denenmeli, bebek alıştıkça pütürlü gıdalar verilmelidir.
Ankilozan Spondilit
28 Eylül 2009 Yazan Hastane Doktoru
Kategori Hastalıklar
Ankilozan Spondilit:
Omurga ve başta sakroiliak eklemler (leğen kemiği ile kalça kemiği) olmak üzere kalça bölgesi eklemlerini ve eklem bağlarını tutan süregen seyirli iltihabi bir romatizmal hastalık
tır. Bu eklemlere ek olarak; omuz, kalça, diz ve ayak bileği gibi diğer eklemler veya göz, kalp kapakları ve akciğer dokusu da hastalıktan etkilenebilir.
Ankilozan spondilit (AS); reaktif artrit, psöriatik artrit (sedef artriti), enteropatik artrit gibi hastalıkları da içeren seronegatif artritler olarak adlandırılan grubun karakteristik özelliklerini taşıyan ve en sık görülen üyesidir.
Yaş: Hastalık başlangıç yaşı ergenlik dönemi ile 35 yaş arasındadır (ortalama 25 yaş).
Cinsiyet: Hastalık erkeklerde kadınlardan üç kat daha sık görülür.
Risk faktörleri ve hastalık oluş mekanizması:
Hastalığın nedeni bilinmemektedir. HLA B27 doku tipinin hastaların %95′inde bulunması kalıtsal faktörlerin önemli olduğunu göstermektedir. HLA-B27 pozitif ankilozan spondilitli hastaların birinci derece akrabalarında hastalık, normal popülasyondan yaklaşık 10 kat fazla görülmektedir. Ancak HLA-B27 doku tipi pozitif olan bireylerin sadece %1-2’sinde hastalığın görülmesi, enfeksiyöz ajanlar gibi çevresel faktörlerin ve bireyin bağışıklık sisteminin hastalık başlamasında önemli olduğunu düşündürmektedir.
Bilinmeyen nedenlerle özellikle omurga ve kalça bölgesinde yer alan sakroiliak eklemlerde iltihabi bir süreç meydana gelir. Bu süreç zamanla eklem hasarına, eklem bağlarının sertleşmesine, eklemlerin kemikleşmesine (ankiloz), sonuçta fonksiyon kaybına ve sakatlığa yol açar.
Belirti ve bulgular:
En sık belirtisi; 40 yaşın altındaki bireylerde, sinsi başlayan, özellikle sabahları ve hareketsizlik sonrası yoğunlaşan ve egzersizle azalan yangısal bel ve kalça ağrısı.
Ağrıya hareket kısıtlılığı ve sabah tutukluğu eşlik eder. En az üç aydır bu yakınmaların bulunması Ankilozan Spondilit tanısını düşündürmelidir. Daha az sıklıkla omuz, kalça, diz ve ayak bileği gibi eklemlerde ağrı, şişlik, ısı artışı ve hareket kısıtlılığı oluşabilir. Göğüs kafesi eklemlerinin tutulması göğüste batıcı tarzda ağrıya, göğüs kafesi
hareketlerinde kısıtlanmaya ve solunum sıkıntısına yol açabilir.
Kasları kemiğe bağlayan tendonların ve bağların kemiğe yapışma yerlerinde yangıya bağlı olarak oluşan ağrı, duyarlılık, şişlikle karakterli entesitis, AS’in en önemli özelliğidir.
Omurga, sakroiliak eklem ve göğüs kafesi problemleri büyük oranda entesite bağlı ortaya çıkar. Topuk ve ayak tabanlarında entesitise bağlı yürüme güçlüğü gelişebilir. Kas-iskelet sistemi dışında, ön üveit (anterior üveit) olarak adlandırılan gözün ön kamarasının tutulumu sonucu genellikle tek taraflı olmak üzere gözde ağrı, kızarıklık, bulanık görme ve ışığa duyarlılık gelişir. Kalpten çıkan ana damar olan aort ve aort kökünde yangı sonucu sık olmasa da aort kapak yetmezliği ve ileti bozuklukları gelişebilir. Uzun süren hastalık
seyrinde akciğerlerin üst kısımlarında bazı değişiklikler ve böbrek bulguları gelişebilir.
Hareketsizlik ve yangıya bağlı olarak özellikle omurgada osteoporoz ve çökme kırıkları oluşabilir. Bu belirti ve bulgulara halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı gibi genel bulgular eşlik edebilir.
Tanı:
Dikkatli bir hikaye ve detaylı fizik muayene tanıya yaklaşımda temeldir. Özel bazı muayene yöntemleri ile omurga ve göğüs kafesinin hareket sınırları değerlendirilir. Kalça ve bel bölgesinin röntgen filmleri tanı için oldukça yararlı tipik bulguları ortaya koyar. Çok erken başlangıçlı hastalıkta sakroiliak eklemlerin manyetik rezonans (MR) görüntüleme ile değerlendirilmesi tanıda yardımcı olabilir.
Tipik klinik ve radyolojik bulguları olan hastalarda tanı için HLA B27 testi gerekli değildir. Şüpheli hastalarda destekleyici olabilir. Ancak negatif olması hastalığın olmadığı anlamına gelmez.
Tedavi:
Eklemlerin hareket kısıtlılığını önlemek için günlük düzenli egzersiz son derece önemlidir. Egzersiz yanı sıra düzenli yüzme eklem hareketlerini koruma açısın dan oldukça yararlıdır. Eklem ağrısı ve tutukluk ağrı kesici ilaçlarla kontrol edilebilir. Ancak egzersiz ve ağrı kesici ilaçlar hastalığın ilerlemesine engel olamazlar. Bu nedenle hastalığı baskılayıcı bazı antiromatizmal ilaçların düzenli kullanılması gerekir.
Seçilmiş hastalarda biyolojik ajanlar etkili bir tedavi seçeneğidir. Bu ilaçların olası yan etkileri sebebi ile uzman hekim takibinde alınmaları gerekmektedir.
Seyir:
Hastalığın seyri bireyler arasında farklılık gösterir. Bazı bireylerde hastalık ağır ve ilerleyici seyrederek sakatlığa neden olurken, bazılarında sadece hafif yakınmalarla gider. Erken yaşta gelişen boyun kalça tutumu ciddi hastalık seyrine işaret eder. Erken tanı ve tedavi hastalığa bağlı istenmeyen durumların oluşmasını önlemede oldukça yararlıdır.
Anjiyografi (Damarın içinin görüntülenmesi)
28 Eylül 2009 Yazan Hastane Doktoru
Kategori Hastalıklar
Anjiyografi (Damar Radyografisi, Damarın içinin görüntülenmesi):
Damar içerisine özel iğne ve kateter olarak adlandırılan ince borucuklar ile girilip, sonrasın
da boyalı (opak) madde verilerek damarların görüntülenmesi işlemidir.
Anjiyografi işlemine ihtiyaç olunan durumlar:
1. Damar hastalıklarının tanısında (örneğin,damar tıkanıklıkları, damarda meydana
gelen balonlaşmalar (anevrizmalar), atar ve toplar damarlarda meydana gelen yapısal bozukluklar (arteriyovenöz malformasyonlar),atar ve toplar damar arasında oluşan köprüleşme (arteriyovenöz fistüller),
2. Diğer görüntüleme yöntemleri ile yeri bulunamayan küçük damarsal kitlelerin (tümörlerin) tanısında ve yerleşiminin belirlenmesi (örneğin, pankreas bezinininsülin salgılayan kitleleri (tümörleri), paratiroid bezinin adenom (iyi huylu bir tümör) türündeki kitleler (tümörler),
3.Çeşitli ameliyatlar öncesinde damarın anatomik yapısının belirlenmesi (örneğin, damar tıkanıklıklarının giderildiği ameliyatlar, kitlelerin çıkarılma ameliyatları, organ nakilleri),
4. Çeşitli hastalıklara veya ameliyatlara bağlı gelişen damarlarla ilgii istenmeyen etkilerin (komplikasyonların) tanımlanması ve tedavisinde,
5.Çeşitli damar içi tedaviye yönelik işlemlerin uygulanmasında [örneğin, tıkalı damarların açılması için pıhtının eritilmesi (tromboliz), daralmış damarların açılması için balon anjiyoplasti, damara stent yerleştirilmesi, kanamalı durumlarda embolizasyon (tıkama)].
Anjiyografi işleminin yapılamayacağı durumlar:
1. Çoklu organ yetmezliği bulunan, tıbbi durumu ileri derecede bozuk olan hastalarda anjiografi işlemi çok kesin gereklilik olmadıkça yapılmaz.
2.Hastada işlem sırasında damar içerisinden verilecek olan boyalı (opak) madde olarak adlandırılan ilaçlara karşı alerji öyküsü bulunması.
3. Hastanın böbrek ve tiroid fonksiyon testlerinde bozukluk olması.
4. Hastada kan pıhtılaşmasında bozukluk olması veya kan sulandırıcı ilaç kullanımı.
5. Hastanın kalp yetmezliğine ve/veya solunum güçlüğüne bağlı olarak anjiografi işleminin
yapılacağı işlem masasına sırtüstü yatamaması.
6. Hamilelik.
Anjiografi işlemine hazırlık:
1.Anjiografi işleminin yapılacağı günün birönceki gece yarısından itibaren hastanın aç kalması gereklidir.
2.Anjiyografi işlemi öncesinde hastanın tam kan sayımı, kan biyokimyası (böbrek
fonksiyon testlerini de içerir) ve kan pıhtılaşma belirteçleri (parametreleri) kontrol edilmelidir.
3. Hastaların çoğu kendi kullandığı ilaçları almaya devam edebilirancak, aspirin, kumadin, heparin gibi kan sulandırıcı ilaçlar işlem için ayrıca önem taşıdığından
kullanımı mutlaka doktora danışılmalıdır. Hasta, varsa tansiyon ve kalp ilaçlarını işlem günü az bir miktar suyla alabilir.
4. Kişide şeker hastalığı varsa ve insülin kullanıyorsa, ilaç dozu mutlaka doktoru
tarafından ayarlanmalıdır. Şeker hastaları kullandıkları tüm ilaçlar konusunda anjiyografi
işlemini yapacak doktoru bilgilendirmelidir.
5.Hasta işleme gelirken üzerinde takı olmamasına özen göstermelidir.
Anjiyografi işlemi:
1. İşlem için hasta anjiyografi cihazının masasına sırtüstü yatırılır ve hastaya önceden açılan damar yolundan alerji önleyici ilaçlar verilir.
2. İğne ile giriş yeri için çoğunlukla kasık bölgesindeki atardamar (femoral arter)
tercih edilir. Bazı durumlarda, örneğin kasık bölgelerinde nabız alınamayan hastalarda, koltuk altından veya koldan da anjiyografi için iğne ile giriş yapılabilir.
3. İğne ile giriş yapılacak alanın mikroplardan arındırılması için Batikon ismi verilen madde ile o bölgeden hastalığa neden olan mikroplar arındırılır (dezenfeksiyon).
4. Temizleme işlemi (dezenfeksiyon) sonrasında giriş yapılacak alan açıkta kalacak
şekilde hastanın üzeri bütün mikroplardan arındırılmış (sterilize edilmiş) örtülerle örtülür.
5.İğne ile giriş yapılacak alana daha ince uçlu bir iğneyle bölgesel (lokal) uyuşturucu özelliği olan madde (lokal anestezik madde) enjekte edilir. Planlanan anjiyografi
işleminin türüne göre hastaya anestezi uzmanı hekim tarafından genel anestezi veya gevşetici uygulamalar (sedasyon) da uygulanabilir.
6.Anestezik madde ile uyuşturulan alanakurşun kalem ucu büyüklüğünde bir cilt kesisi yapılır.
7. Cilt kesisinden özel bir iğne ile damar içerisine girilir ve sonrasında anjiografi işlemi sırasında kullanılacak damar kılıfı bir ucu damar içerisinde diğer ucu ise damar dışarısında kalacak şekilde yerleştirilir.
8. Yerleştirilen damar kılıfı içerisinden gö rüntülenmek istenen damarın özelliğine uygun anjiyografi kateteri incelenmek istenen damara çeşitli kılavuz tellerden de faydalanılarak ilerletilir; floroskopik görüntü (X ışınları) eşliğinde kateter (içiboş borucuk) içerisinden opak (x ışını altında parlayan) madde verilerek istenilen damar görüntülenir.
9.Anjiyografi işlemi bittikten sonra işlem sırasında kullanılan damar kılıfı işlemi yapan
doktor tarafından çekilir ve giriş yerinden kanamanın önlenmesi için bu bölgeye en az 20 dakika süreyle el ile baskı uygulanır; bu süre sonunda kana manın durduğuna emin olunduktan sonra giriş yeri yara bandı veya baskılı bandaj ile kapatılır.
Anjiografi işlemi sonrasında dikkat edilmesi gereken konular:
1. İşlem sonrasında hasta mutlaka sırtüstü vaziyette ortalama 4-6 saat istirahat etmelidir. Tuvalet ihtiyacı ve uygunsa yiyecek alımı bu pozisyonda yapılır.
2. İşlemden 2 saat sonra hasta yemek yiyebilir ve sıvı gıdaları içebilir.
3. İşlemden 24 saat sonra girişim yapılan yerdeki yara bandı veya baskılı bandaj çıkarılabilir.
4. İşlemden 2 saat sonra hasta damardan verilen boyalı (opak) madde olarak adlandırılan ilaçların böbrekler yoluyla vücuttan atılması için bol sıvı almalıdır.
5. İşlemden 12 saat sonra hasta duş alabilir.
6. Damar giriş yerinde yeniden kanama başlaması veya şişlik olması durumlarında o
bölgeye el ile baskı uygulanarak zaman kaybedilmeden doktora başvurulmalıdır.
Anjiyografi işleminin riskleri ve istenmeyen etkileri (komplikasyonları):
1. Damara giriş yerinde kanama, tıkanıklık. ( psödoanevrizma ismi verilen baloncuk,
arteryovenöz fistül oluşumu.)
2.Anjiyografi işlemi sonrasında hastada ateş, titreme, kalp ve damar sistemi ile ilgili sorunlar, sara nöbeti gibi sinir sistemi problemleri, böbrek fonksiyonlarında bozulma, kullanılan boyalı maddeye karşı oluşan alerji görülebilir, çok nadirende olsa ölümgelişebilir.
Anjina Pektoris (Göğüs Ağrısı)
28 Eylül 2009 Yazan Hastane Doktoru
Kategori Hastalıklar
Anjina Pektoris (Göğüs Ağrısı):
Kanı, sol karıncıktan vücudumuzun organlarına taşıyan aort damarı ve dallarında, esneklik azalmasına neden olan, damar iç tabakası altında yağ (lipid) birikimi ile karakterize olan hastalık damar sertliği (ateroskleroz) olarak bilinmektedir.
Kalbi besleyen damarlarda (koroner arter), lipid birikimi sonucu meydana gelen kritik
seviyedeki darlıklar, kalbin beslenmesinde yetersizliğe (iskemi) neden olmaktadır. Koroneryetersizliği olarak ifade edilen bu durumda hastayı hekime yönlendiren en
önemli belirti “anjina pektoris” adı verilen göğüs ağrısıdır. Yani anjina pektoris kalbe
yeterli oksijen sağlanamayan durumlarda oluşan baskı ve rahatsızlık hissi şeklindeki
geçici tipteki göğüs ağrısıdır. Anjina’nın ensık nedeni kalbi oksijenden zengin kan ile
besleyen koroner damarların plak depolanması ile daralması sonucu oluşan koroner
arter hastalığıdır. Anjina pektorisin iki temel tipi vardır:
1. Kararlı (stabil) anjina pektoris:
Stabil anjina, kalbin ek oksijene ihtiyacı olduğu zaman (veya hemen sonrasında)
oluşur. Kalp üzerine ek yük binen değişik durumlarda ek oksijene ihtiyacı olur ve anjina meydana gelir.Bunlar;
1. Sigara içilmesi
2. Ani ve hızlı hareket edilmesi
3.Ağır bir yemek yenilmesi ve hazmedilmesi
4. Özellikle yemekten sonra fiziksel güç harcanması, egzersiz yapılması
5. Cinsel ilişki
6. Ciddi duygulanım değişiklikleri (örneğin sinirlenme, üzülme)
7. Sıcaklık veya yükseklikte ani değişmeler
gibi kalp yükünü arttıran durumlardır.Stabil anjina atakları genellikle 1-15 dakika sürer ve dilaltı ilaç veya istirahat ile geçer.
2. Kararsız (anstabil) anjina pektoris:
Tahmin edilemeyen zamanlarda ve istirahatta dahi oluşabilen göğüs ağrısı varsa veya rahatsızlık hissi ilaçla veya istirahatle 15 dakika içinde düzelmezse anstabil anjinanın
işareti olabilir. Anstabil anjinanın diğer bir göstergesi de stabil anjinanın sıklığında ve şiddetindeki artıştır. Anstabil anjina altta yatan koroner arter hastalığının ilerlemesine işaret eden tehlikeli bir durumdur. Bazen anstabil anjina; koroner arterlerin (atar damar) içindeki plak yırtılmasından sonra oluşabilir. Bu durum arterin daralmasına neden olarak kalbe kan akımının daha da kısıtlanmasına neden olur. Anstabil anjina hasar görmüş plak üzerinde pıhtı oluşmasıyla da oluşabilir.Hekimler bu durumu acil olarak değerlendirirler. Çünkü anstabil anjina kalp krizinin habercisi olabilir ve kalp krizine dönüşebilir Ayrıca hayatı tehdit eden aritmiler (ritim bozukluğu) meydana gelebilir. Bazı hastalarda anjina
oluşturmayan kardiyak iskemi bulguları görülebilir. Bu durum sessiz iskemi olarak adlandırılır. Bu tür iskemiye elektrokardiyogram (EKG), egzersiz testi veya devamlı EKG kaydı (holter monitorizasyon) ile tanı konulur.
Belirti ve Bulgular:
Anjina pektoris, göğüs kemiği arkasından başlayan, göğsün her iki kısmına, omuzlara, kollara sırta ve alt çeneye yayılabilen, baskılayıcı, sıkıştırıcı, ezici,tıkayıcı ya da yanıcı karakterde olabilen,egzersizle veya yemekten sonra ortaya çıkan ve istirahatle veya dil altı nitrat preparatları ile geçen bir ağrıdır. Anjinası olan hastalarda baş dönmesi ve anormal ve hızlı kalp çarpıntısı (aritmi) hissedilebilir. Bazı insanlar özellikle kadınlarda ve diyabetik
hastalarda atipik, özgül olmayan veya belirsiz belirtiler olabilir.
Tanı:
Anjina pektorisin tanısında hastanın hikayesi (öyküsü) ve hastada var olan risk faktörlerinin (bkz.miyokard infarktüsü) değerlendirilmesi çok önemlidir. Anjinayı tanımlamak için kullanılan kelimeler baskı hissi, sıkıştırıcı, yanıcı, ezici, boğucu veya ağrı hissi şeklindedir. Anjinanın yeri tam olarak belli olmadığından hasta nereden geldiğini söyleyemeyebilir, göğsünün ortasını ellerini yumruk yaparak gösterebilir.Öykünün yanı
sıra tanı için bazı tetkikler kullanılır:
1. EKG
2. Egzersiz testi
3. Stres ekokardiyografi
4. Nükleer görüntüleme
5. Elektron ışın bilgisayarlı tomografi
(EBCT- Ultrafast bilgisayarlı tomografi)
6. Koroner anjiyografi (kalp damarlarının içinin görüntülenmesi)
Tedavi:
Anjinanın tedavisi anjinanın ciddiyetine ve altta yatan kalp/damar hasarının boyutuna bağlıdır:
1. Tüm hastalarda yaşam tarzı değişiklikleriyapılmalıdır:
Yaşam tarzı değişikliklerişunlardır:
• Kalp sağlığı ile uyumlu diyet yapmak ,
• Kolesterol oranını düzeltmek,
• Düzenli egzersiz yapmak,
• Şeker hastalığının kontrolü,
• Yüksek kan basıncının (hipertansiyon) kontrolü,
• Sağlıklı vücut ağırlığına ulaşmak ve bunu sürdürmek
• Sigara bırakmak (veya başlamamak),
• Depresyonun kontrolü
• Stresten uzak durmak
2. İlaç tedavisi
Anjinayı tedavi etmek amacıyla kullanılan ilaçlar ya kalp kasına sunulan oksijen miktarını artırır veya kalbin oksijene ihtiyacını azaltır.
3. Balon-stent tedavisi (Koroner Anjioplasti,stent)
4. Baypas cerrahisi
5. Transmyokardiyal revaskülarizasyon (TMR)
6. Eksternal kounterpulsasyon (ECP veya EECP).
Ani Bebek Ölüm Sendromu
28 Eylül 2009 Yazan Hastane Doktoru
Kategori Hastalıklar
Ani Bebek Ölüm Sendromu:
Ani bebek ölümü sendromu; bir yaşın altındaki bebeklerin uykuda ölümünü ve otopsi, ölüm yerinin incelenmesi ve klinik öykünün geniş olarak gözden geçirilmesi gibi ayrıntılı
bir araştırmaya rağmen ölüm nedeninin açıklanamadığı bir durumu tanımlamaktadır.
Yaş: Daha çok yaşı 6 aylıktan küçük olan bebeklerde görülmekle birlikte yaş sınırı
12 aya kadar uzayabilir.
Cinsiyet: Erkek bebeklerde daha sık rastlanmaktadır.
Risk faktörleri:
Ani bebek ölümü sendromu, özellikle batılı ülkelerde 1990′lı yıllarda ‘sırt üstü yatırın’ kampanyası ile çok azalmıştır. Sendrom, daha çok genç ve sosyoekonomik düzeyi düşük annelerin bebeklerinde karşımıza çıkmaktadır. Hastalık kış aylarında daha sık görülmekte ve bu dönemde ölen hastaların bir kısmında üst solunum yolu enfeksiyonu öyküsü olduğu bilinmektedir. Risk faktörlerinin bir kısmının önlenebilir olduğu görülmüştür. Risklerin
halka anlatılması ve önlemlerin alınması ile 1999 yılında görülme sıklığı 100.000 canlı
doğumda 70 olmuştur.
Bu risk faktörleri arasında, yüzü koyun yatırılma, annenin hamilelik esnasında ve hamilelik sonrası ilk aylarda sigara içmesi, bebeğin erkek olması, 2-4 aylık yaş grubunda olması, erken doğum, düşük doğum ağırlığı (<2500 gram), gebelik sayısının fazlalığı, çoklu gebelik (ikiz, üçüz gibi), gebelikler arası süresinin kısalığı, kötü doğum öncesi bakım, düşük sosyoekonomik durum, enfeksiyon, bağışıklama eksikliği, bebeğin aşırı ısıtılması, aile öyküsü ve anne sütü almaması sayılabilir. Ayrıca, yaşamı tehdit eden bazı bulguların ani bebek ölümü sendromu riskinin artıran bir işaret olup olmadığı tartışılmakta olup, bu olaylar apne (solunumun zaman zaman durması), soluklaşma, morarma, aşırı gevşeme ve bitkinlik ve soluk tıkanması dönemleridir. Ailede bir bebeğin ani bebek ölümü sendromu tanısı alması, daha sonra ki bebeklerin riskini artırmaktadır. Ani bebek ölümü sendromu 1000-2499 gram arasında doğan çocuklarda 2500 gramın üstündeki bebeklere göre dört kat daha fazla görülmektedir. Bazı bebeklerin, beyin sapı işlevlerinde bir yetersizlik olduğu, bu nedenle kanda karbondioksit yükselmesine veya oksijen azalmasına gerekli solunum yanıtı veremedikleri, ısı düzenleme sistemlerinin yeterli çalışmadığı saptanmıştır.
Tanı:
Ani bebek ölümü sendromunun tanısı için öncelikle, ani ve beklenmeyen bebek ölümüne yol açan nedenlerin tam olarak araştırılması gereklidir. Bunun için ölüm anı ve otopsi incelenmesi gereklidir. Böylece ani bebek ölümüne yol açabilecek kalıtsal metabolik hastalık veya çocuk istismarı gibi durumlar tespit edilebilir ve tekrar ani ölümler önlenebilir. Bazen, gizli bir kalp-damar hastalığı, nörolojik veya metabolik bir hastalık ilk kez otopsi ile tanı alır.
Uyanık iken ölüm olduğunda daha çok kalp-damar sistem hastalıkları akla gelmelidir. Ani bebek ölümü sendromunda ölüm uykuda gelir. Ölümcül sepsis, nadiren ani bebek ölümlerinden sorumlu olabilir ve otopside minimal bulgu saptanabilir. Bu nedenle, kan ve organlardan alınacak kültürler çok önemlidir. Konjuktiva, göz kapağı ve boyunda saptanan noktasal kanamalarda asılma veya darbe sonucu ölüm gibi nedenler araştırılır. Bazı bebek öldürülmesi (infantisit) vakalarında nadir organik zehirlerin kullanılması söz konusu olabilir ve bu zehirler rutin araştırmada saptanamayabilir.
Bir ailede birinci ani bebek ölümü eğer ani bebek ölümü sendromu tanısı almış ise aynı ailedeki ikinci bebek ölümü şüpheli kabul edilir, üçüncüsünde ise kasıt aranır. Son yıllarda, bebeklik çağındaki ani ölümlerde uygun araştırılması için gerekli doğru adımları belirleyen protokolleri oluşturulmuş ve bu çerçevede yapılan ayrıntılı dış ve iç muayene, radyolojik, histolojik mikrobiyolojik, toksikolojik, metabolik ve moleküler genetik çalışmaları ile
tanıların doğruluk oranı oldukça yükselmiştir.
Önleme çalışmaları: Hastalığı önceden tahmin edip önleyecek bir yöntem yoktur.
Ancak, belirli risk faktörlerini azaltan önlemler alınabilir. Bunların içinde, bebeklerin sırtüstü yatırılması, beşik yerine kenarı yüksek bebek karyolası kullanımı, bebeğin
uyuma ortamında yumuşak kumaşlı materyallerin kullanılmaması, alkol veya sigara
kullanan ebeveynlerin bebekle beraber yatmaması, bebeğin sıkı giyimle vb. aşırı ısıtılmaması, riskli bebeklerin anne-babalarının eğitimi sayılabilir. Birçok çalışmada, emziklerin bu riski azalttığı gösterilmiştir. Bazı merkezler, solunum, kalp ve kan oksijen
doygunluğunda ileri derecede dengesizlik gösteren bebeklerde evde kullanılabilen ve
bu durumların gelişimini erkenden bildiren cihazlar önermektedir.
Anestezi (Narkoz)
28 Eylül 2009 Yazan Hastane Doktoru
Kategori Hastalıklar
Anestezi (Narkoz):
Duyuların bilinçle birlikte ya da bilinç olmadan kaybıdır. Genel, rejyonel (bölgesel) ve lokal anestezi olarak sınıflandırılabilir.
Genel anestezi: Geçici bir bilinç kaybı ile ağrı duyusunun ortadan kaldırılması işlemidir.
Ağrılı olabilecek işlemler ve ameliyatlarda uygulanır. Genel anestezi alan hastaların yaşamsal fonksiyonlarında değişiklik olması beklenmez. Anestezinin başlatılması ve sürdürülmesinde anestetik ilaçlar kullanılır. Bu ilaçlar bilinç kaybına yol açmalarının yanında solunum ve dolaşım üzerine de etkilidirler. Bu nedenle genel anestetiklerin
uygulandığı hastalar mutlaka bir anestezi uzmanı tarafından ameliyat boyunca izlenir ve gerektiğinde müdahale edilir. Genel anestezi için özel olarak geliştirilmiş anestezi cihazları kullanılır. Genel anestetik ilaçlar hastaya genellikle solunum yolu veya toplar damarlardan verilir. Genel anestezinin başlatılması işlemine indüksiyon denir. İndüksiyon çoğunlukla hastalara toplar damarlarından çeşitli ilaçların enjekte edilmesiyle sağlanır. Çocuk hastalarda solunum yolu ile de indüksiyon sağlanabilir. İndüksiyonun bitmesiyle ameliyat ya da girişim başlar. Anestezinin bu dönemine idame denir. İdamede toplar damardan
ilaçlar verilebildiği gibi solunum yolu ile verilen ilaçlar da kullanılabilir. Genel anestezi
altındaki hastaların solunumlarının anestezi uzmanı tarafından desteklenmesi gerekir. Bu destek anestezi cihazlarına entegre edilmiş solunum cihazlarıyla sağlanır. Genel anestezi süresince solunum yolunun güvenliği soluk borusuna yerleştirilen ve endotrakeal tüp ismi verilen özel olarak tasarlanmış tüplerle sağlanır. Ameliyat sona erdiğinde uyanma aşamasına geçilir. Bu dönemde anestetik ilaçların tümü kesilir. Etkisi kalan ilaçların etkisi ise bu ilaçların etkisini ortadan kaldıran kendilerine özgünilaçlarla ortadan kaldırılır.
Rejyonel (Bölgesel) Anestezi: Hastada bilinç kaybı olmadan ağrı duyumunun ortadan kaldırılması amacıyla, lokal anestetik ve/veya narkotik ilaçlarla, girişim ya da ameliyat yapılacak bölge ile ilgili sinirlerin hissizleştirilmesi prensibine dayanır. Epidural ve spinal anestezi, merkezi sinir blokları olarak adlandırılırlar ve çok sayıda sinirin omurilikten ayrıldıkları seviyede bloke edilmelerini tanımlar. Periferik (çevresel) sinir blokları ise daha alt seviyelerde, (örneğin kol ve bacak) sinirlerin bloke edilerek, ilgili bölgede girişime ait ağrının hissedilmemesini sağlar. Bu yöntemlerin etkisi kullanılan lokal anestetik ilacın etki süresi ile kısıtlıdır. Buna karşın kateter adı verilen ince, kılcal borucuklar bloke edilen sinir bölgesine yerleştirilirse, ilaç etkisi ortadan kalktığında, yeniden ilaç verilerek anestezinin uzaması sağlandığı gibi, ameliyat sonrası ağrı da ortadan kaldırılabilir.
Anemi (Kansızlık) Hastalığı
28 Eylül 2009 Yazan Hastane Doktoru
Kategori Hastalıklar
Anemi (Kansızlık) :
Kansızlık olarak da bilinen anemi, kandaki alyuvar sayısı ya da hemoglobin düzeyinin hastanın yaşı ve cinsiyetine göre olan normal değerin altına düşmesidir. Bir başka ifadeyle anemi ya da kansızlık kanda kırmızı hücrelerin (alyuvar, eritrosit) içinde bulunan ve oksijen taşımakla görevli olan hemoglobin molekülünün miktarında azalma olmasıdır. Hemoglobin, akciğerlerden dokulara oksijen taşımakla görevli, yapısında demir bulunduran ve kana kırmızı rengini veren bir maddedir. Anemi; esasında yalnızca bir laboratuvar bulgusudur.
Ama, her zaman bir hastalığın işaretidir. Demir eksikliği aneminin en sık nedenidir.
Aneminin alyuvarların büyüklüğüne (mikrositer;normalden küçük),(normositer), (makrositer;normalden büyük) ya da oluşma mekanizmasına göre (alyuvarların hızlı parçalanması, yani hemolitik anemi ya da kemik iliğinde alyuvar ya da hemoglobin üretimininbozulması) sınıflanması mümkündür.
Yaş: Tüm yaşlarda görülebilir. Ancak, aneminin altında yatan hastalıklar yaşa göre
değişir. Demir eksikliği anemisi en sıklıkla bebeklerde, ergenlik döneminde ve genç
bayanlarda izlenir. Bu gruplarda demir eksikliğinin en sık nedenleri hızlı büyüme,
uygun ek besinlerin verilmemesi ve adetlerle olan demir kaybının besinle karşılanamamasıdır. Periyodik kan kaybı yanı sıra sık gebelikler de genç bayanlarda demir eksikliği gelişmesini kolaylaştıran durumlardır. Her gebelik yaklaşık 500 ila 1000 miligram
demir kaybıyla sonuçlanır. Akdeniz anemisi (talasemi), taşıyıcılık ve benzeri hafif formları dışında hayatın ilk yıllarında teşhis edilir. Taşıyıcılık durumu ise sıklıkla evlilik öncesi taramalar gibi rutin sağlık incelemeleri ya da başka bir rahatsızlık için yapılan
araştırmalar esnasında yapılan kan sayımları neticesinde rastlantısal olarak belirlenir. Erkeklerde ya da menapoz dönemindeki bayanlarda demir eksikliği sıklıkla süreğen
kan kaybına işaret eder. Bu kayıp sıklıkla mide-bağırsak sisteminden gerçekleşir ve
bazen farkına varılamayan gizli kanamalar şeklindedir. İleri yaşlarda aneminin altından
vitamin B12 eksikliği, süreğen iltihabi hastalıklar, kan-lenf sistemi ile ilgili ya da diğer organlarla ilişkili kötü huylu hastalıklar çıkma riski daha yüksektir.
Cinsiyet: Demir eksikliği anemisi adet gören genç bayanlarda sık izlenen bir hastalıktır. Bunun dışında anemi ile sonuçlanan hastalıklarda genellikle belli bir cinsiyet farkı yoktur.
Risk faktörleri: Anemi sıklıkla; kanama, vücutta alyuvar yapımında azalma, vücutta alyuvar yıkımında artış. En sık görülen anemi çeşidi demir eksikliği anemisidir. Demir
eksikliği anemisinin nedeni çocuklarda sıklıkla diyetle yeterli demir alınmamasına bağlı olarak gelişir. Sık burun kanaması, yoğun adet kanamaları, süreğen ishal, mide-bağırsak sisteminden olan süreğen kan kayıpları varlığında da demir eksikliği sıklıkla görülebilir. Ayrıca bazı ailevi kansızlık yapan nedenler ya da kemik iliğinde kan yapımını azaltan bazı enfeksiyon ya da ilaçlar da anemiye neden olabilir. Bunun yanısıra, genç kadın olmak, sık veya fazla gebelik geçirmek, yoğun adet kanamaları, ergenlik ve bebeklik dönemi de kansızlık açısından riskli dönemlerdir.
Belirti ve bulgular: Alyuvarların oksijen taşıma kapasitesindeki azalmaya bağlı olarak
anemi belirtileri gelişebilir. Sıklıkla hafif şiddetteki anemilerde belirti olmayabilir.
Bazı belirti ve bulgular her çeşit kansızlıkta izlenebilirler. Anemili hastalarda görülebilecek
belirtiler:
1. Ciltte, dudaklarda, avuç içlerinde ya da göz kapaklarındaki kılcal damarlarda solukluk
2. Kalp hızında artış (çarpıntı-taşikardi)
3. Nefes almada güçlük (dispne)
4. Yorgunluk
5. Sersemlik
6. Baş dönmesi, özellikle ayağa kalkarken
7. Gözlerde bulanık görme
8. Huzursuzluk
9. Sarılık (ciltte ve göz akında sararma)
10. Karaciğer ya da dalakta büyüme
11. Büyüme ve gelişmede yavaşlama ya da gecikme
12. Yara iyileşmesinde gecikme
Dilde ağrı, yanma, çatlaklar, ağız kenarlarında çatlaklar besin faktörlerinin (demir,
vitamin B12 ya da folat) eksikliğine bağlı anemilerde izlenebilirler. Ellerde ve ayaklarda
uyuşmalar, denge bozuklukları pernisiyöz anemi adı verilen tipi başta olmak üzere vitamin B12 eksikliklerinde izlenebilirler.
Ağır demir eksikliklerinde tırnaklarda kaşıklaşma, yutkunmada güçlük ve toprak,
kil, buz gibi besin özelliği olmayan maddelerin yenmesi (pika) görülebilir. Hemolitik
anemilerde sarılık, idrarda renk değişiklikleri, genç yaşta safra kesesi taşları ve iliğin genişlemesine bağlı olarak yüz kemiklerinde şekil bozuklukları izlenebilir.
Doğuştan gelen kansızlıklarda ilerleyen yaşlarda vücutta demir birikimine bağlı karaciğer ve kalp sorunları ve bunlarla ilişkili belirtiler izlenebilir.
Tanı:
Anemi belirtileri diğer kan hastalıklarında ya da başka sağlık problemlerinde görülebilecek
belirtilerle benzerlik gösterebilir. Anemi tanısı hastanın tıbbi öyküsü ve fizik muayenesine ek olarak, tam kan sayımı ile konulur. Anemi nedenini bulmaya yönelik olarak hastalardan kan demir ve vitamin düzeyleri ya da kanın yapıldığı doku olan kemik iliğinin incelenmesi gerekebilir.
Anemi nedenleri yetersiz beslenme, kanamalar, enfeksiyonlar, bazı kalıtsal hastalıklar
ve ilaçlar olabilir. Anemi çeşitleri :
1. Demir eksikliği anemisi
2. Megaloblastik anemi
3. Hemolitik anemi
4. Orak hücreli anemi
5. Talasemi
6. Aplastik anemi
7. süreğen hastalık anemisi
8. Fizyolojik anemi
Kansızlık bazen rutin sağlık incelemeleri sırasında ya da başka bir hastalıkla ilişkili şikayetlerin tetkik edilmesi sırasında rastlantısal olarak saptanabilir.
“CBC”; tam kan sayımı testinin İngilizce kısaltmasıdır (Complete Blood Cell). Anemi olarak değerlendirilen hemoglobin düzeyi yaşa ve cinsiyete göre değişmektedir. Tam kan sayımı referans değerleri için tıklayınız.
Aneminin belirlenmesi uygun tedavi yeterli değildir. Aneminin hangi hastalıklara bağlı olduğunun saptanması mutlaka gereklidir. Bunun için kan testleri, idrar ve dışkı tetkikleri ile bazı hastalarda radyolojik, endoskopik ve jinekolojik incelemeler gerekebilmektedir. Nedeni saptanamayan kansızlık hallerinde kemik iliğinden incelenmek üzere örnek alınması gerekebilmektedir.
Tedavi:
Anemi tedavisinde izlenen yol hastanın yaşı, daha önceki tıbbi sorunları, aneminin
şiddeti, aneminin tipi ve nedeni ve hastanın ilaç toleransı ve alerjilerine göre değişebilir.
Tedavi altta yatan hastalığın düzeltilmesi ve varsa eksik olan besin faktörünün (demir,
B12 vitamini ya da folat) takviye edilmesi ile yapılır. Düzeltilemeyen ya da yeterli
hızda düzeltilemeyecek ağır anemilerde kan transfüzyonu ve kan yapımını uyaran
hormonların (eritropoietin) kullanılması söz konusu olabilir. Demir eksikliği ya da
vitamin eksikliklerine bağlı gelişen anemilerde demir ya da vitamin içeren ilaçlara ek
olarak diyettede değişikliklerin yapılması gerekebilir. süreğen hastalıklara ya da enfeksiyonlara bağlı gelişen anemilerde altta yatan hastalığın tedavisi ile aneminin de tedavisi mümkün olmaktadır. Eğer aneminin nedeni alyuvar yıkımındaki artış ise (hemolitik anemi) hasta dalağın çıkarılmasından (splenektomi) yarar görebilir. Aşırı kan kaybına bağlı gelişen anemilerde hastaya kan verilmesi gerekebilir. Eğer aneminin
nedeni vücutta alyuvar yapımında azalma ise bu durumda hastaya kemik iliği nakli
yapılması uygun tedavi seçimi olabilmektedir.
Seyir:
Anemi çocuklarda hem çok sık görülmesi hem de ağır anemilerin çocuğun büyüme ve gelişmesini olumsuz yönde etkilemesi nedeniyle önemli bir sağlık problemidir ve erken tanı ve tedavisi önem taşımaktadır. Aneminin seyri altta yatan hastalığa bağlı olarak değişebilmektedir. Besin faktörlerinin eksikliğine bağlı olarak gelişen anemiler altta malin (kötü) bir hastalık olmadığısürece genellikle çok iyidir. Ancak, özellikle uygun tedavi edilmeyen demir eksikliği anemisi tekrarlayabilmektedir.
Anal Fissür (Makatta Çatlak)
28 Eylül 2009 Yazan Hastane Doktoru
Kategori Hastalıklar
Anal Fissür (Makatta Çatlak):
Anal fissür (çatlak, yırtık) makatın dış ağzında oluşan çatlak veya yırtıklardır. Ani (akut) olarak başlayan bu çatlakların iyileşmemesi durumunda süreğen bir durum olabilir.
Yaş: En sık 20-40 yaşlarında görülür.
Cinsiyet: Her iki cinsiyeti eşit biçimde etkiler.
Risk faktörleri: Anal fissürün oluşmasında en önemli etken anal kanalın travmasıdır.
Bu travmanın en sık nedenleri kabızlık durumunda sert bir dışkının çıkması veya tekrarlayan ishal nöbetleridir. İnsanda dışkı kaçırmayı önleyen anal sfinkter kasındaki
aşırı kasılma (spazm) özellikle süreğen fissürlerde önemli faktördür. Travma dışında
anüs kanseri, bazı enfeksiyonlar, cinsel yolla buşan hastalıklar, Crohn hastalığı ve lösemi
(kan kanseri) diğer nedenlerdir.
Belirti ve bulgular: Anal fissürde en sık belirtiler dışkılama sırasında şiddetli, yanma
şeklinde ağrı ve kanamadır. Ağrının çok şiddetli olması nedeniyle hastaların bir kısmı
tuvalete gitmekten çekinirler. Kanama taze, kırmızı renkte olur ve genellikle tuvalet
kağıdının üzerinde veya dışkının üzerinde görülür. Çocuklarda makattan kanamanın
en sık nedenidir. Ayrıca anal bölgede kaşıntı ve akıntı olabilir.
Tanı: Klinik belirti ve muayene ile konur. Işıklı bir aletle (Anoskopi-rektosigmoidoskopi)
anal kanalın incelenmesi ile yırtık saptanır. Ancak bazan hastanın aşırı ağrısı olması nedeniyle bu muayene yapılamayabilir. süreğen fissürlerde fissürün hemen dışında bir deri kabarıklığı görülür. Çoğunlukla fissürler anal kanalın arka yarısında yerleşir.
Tedavi:
Anal fissür tedavisinde amaç fissürün iyileşmesini sağlayacak anal sfinkter kasındaki spazmın ortadan kaldırılarak dışkılama sırasında anal kanalda yırtılmayı önlemektir.
Ani (akut) gelişen anal fissürlerin %80-90’ı cerrahi dışı yöntemlerle iyileşirken,
süreğen olan fissürlerde bu yüzde 40 civarındadır. Başlangıç tedavisi kabızlığın
giderilmesi ve dışkının yumuşatılması ve sıcak su oturma banyolarıdır. Sıcak su oturma
banyoları günde birkaç kez 10-20 dakika kadar yapılması anal sfinkter kaslarının
gevşemesine yol açarak fissürün iyileşmesini sağlar. Anestetik ve steroid içeren kremler
yararlıdır. Bu başlangıç tedavi ile iyileşmeyen ülserlerde başka tedavi yöntemleri de vardır. Tıbbi tedaviyle iyileşmeyen süreğen fissürlerde iç iç bölümdeki kasların kısmen kesilmesi ile kasılmanın etkisi ortadan kaldırılır ve iyileşme sağlanır. Cerrahi tedavi ile fissürlerin %93-97’si 2-4 ay içerisinde iyileşir. Bu ameliyattan sonra genellikle dışkı kaçırma ile ilgili bir sorun olmaz.
Anal Bölgede Kaşıntı (Makatta Kaşıntı)
28 Eylül 2009 Yazan Hastane Doktoru
Kategori Hastalıklar
Anal Bölgede Kaşıntı (Makatta Kaşıntı):
Anal bölge ve çevresinde kaşıntı (Pruritis ani) oldukça sık görülen bir durumdur. Anüs etrafında kaşıntı ile bereber deride de bir irritasyon vardır. Birçok nedeni vardır. Ancak anüsten az miktardaki dışkı veya mükus kaçağı ve aşırı temizlik titizliği kaşıntının en sık nedenidir. Tedavisi güç bir durum olup tekrarlama olasılığı yüksektir.
Yaş: Her yaşta insanları etkileyebilir.
Cinsiyet: Her iki cinsiyeti etkileyebilir.
Risk faktörleri: Kılkurdu, sedef (psöriazis), egzema, dermatit, basur (hemoroid), anal fissür, cinsel yolla bulaşan hastalıklar anal bölgede kaşıntı nedenleri arasında sayılır.
Ancak en sık nedeni anal bölgenin dışkı veya mukus kaçması sonucu bölgenin ıslak
kalmasıdır. Bu ıslaklık bölgede mantarların da üremesine neden olur. Kaşıntı sırasında
anal bölgenin sık sık bol bol yıkanması bölgedeki doku yağ düzeyini azalttığı ve o bölgede
tahrişi arttıracağı için şikayetlerin artmasına neden olur. Özellikle sabun ile yıkama
bölgenin daha çok tahriş olmasına yol açar. Şeker hastalarında anal bölgede kaşıntı
daha sık görülür. Bazı yiyecek ve içeceklerin de kaşıntıyı artırdıkları ileri sürülmektedir.
Alkol, özellikle bira, süt, narenciye suları, kahve, çay ve kola kaşıntıyı arttıran içecekler; çikolata, meyveler, domates, fındık ve patlamış mısır ise arttıran yiyeceklerdir.
Bu yiyecek ve içeceklerin neden kaşıntıya yol açtıkları bilinmemektedir; ancak bölge derisinde koruyucu tabakanın kaybı söz konusu ise deri bu maddelere duyarlı
duruma gelebilir.
Tedavi:
Tedavi güç olduğu için hastanın sabırlı olması gerekir. Tedavide temel yaklaşım deri tahrişinin önlenmesidir. Neden olabilecek içecek ve yiyeceklerden kaçınılmalıdır. Anal bölgenin temizliği önemlidir.
Ancak temizlik yaparken bölgenin tahriş olmasından kaçınılmalıdır. Sabun ve çok sı-
cak su kullanılmamalıdır. Ilık su ile o bölge yıkanmalı, ıslak bezle silinmeli ve özenle
kurutulmalıdır. Sıkı, dar çamaşır kullanımından kaçınılmalı ve pamuklu çamaşırlar tercih
edilmelidir; sentetik malzemeden yapılmış çamaşırlar kullanılmamalıdır. İlaç olarak
kortizonlu pomadlar yerel olarak kullanılabilir. Özgül enfeksiyonlar için özgün
ilaçlar kullanılmalıdır. Laksatif (dışkı yumuşatıcılar) kullanımından kaçınılmalıdır.
Anafilaksi
28 Eylül 2009 Yazan Hastane Doktoru
Kategori Hastalıklar
Anafilaksi:
Ani gelişen ve yaşamı tehtid edebilen ciddi bir alerjik reaksiyondur. Reaksiyon çoğunlukla alerjenle karşılaşmadan sonraki ilk iki saat içinde ortaya çıkar ve genelde ne kadar erken başlarsa o oranda şiddetli seyreder. Anafilaksi çoğunlukla vücudun bütününü etkileyen bir reaksiyondur. Döküntü, yüz ve dudaklarda şişlik, öksürük, hırıltılı solunum, nefes darlığı, hızlı nabız, tansiyon düşmesi, bilinç kaybı, karında kramplar en sık rastlanan bulgulardır.
Ölümle sonuçlanabilen solunum ve dolaşım sistemi yetersizliği gelişebilir. Anafilaksi
yaşamı tehdit edebilen bir reaksiyon olduğundan erken tanı ve hızlı/uygun bir müdahale gerektirir. En sık nedeni gıda ve ilaç alerjileri ve böcek (arı) sokmalarıdır.
Yaş: Her yaş grubunda görülebilir.
Hastalık oluş mekanizması: Reaksiyonun oluşmasında farklı mekanizmalar sorumludur.
Ancak sonuçta kanda histamin ve benzeri maddelerin ani yükselişi olur. Bu maddeler
deri, solunum ve dolaşım sisteminde oluşan belirti ve bulgulardan sorumludurlar.
Reaksiyon farklı mekanizmalar ile olduğundan, sadece alerjisi olan bireylerde de-
ğil, aynı zamanda alerjik bünyesi olmayan bireylerde de çeşitli nedenlere bağlı olarak
anafilaksi görülebilir.
Risk faktörleri: Alerjisi olan bireylerin alerjik oldukları maddeden kaçınmaları gerekir.
Ancak alerjisi olan bireylerin hepsinde alerjen ile karşılaşma anafilaksiye neden olmaz.
Örneğin kimi besin alerjisi olan çocuklarda o besin sadece döküntüye neden olurken diğerlerinde anafilaksi şeklinde seyredebilir. Daha önce anafilaktik reaksiyona neden olan madde varsa bu maddeden şiddetle kaçınılması gerekir. Ancak alerjisi olmayan bireylerde de anafilaksi görülebilir. Örneğin daha evvelden belirli bir ilaca alerjisi olmadığını bilen bir birey, aynı ilacın sonraki bir injeksiyonunda anafilaksi geçirebilir. Bu nedenle her injeksiyonun acil müdahale edilebilen bir ortamda yapılması önemlidir. Alerjik bünyelilerde genelde anafilaksi daha ağır seyredebilirse de hasta yaşı, alerjenin cinsi, alerjenin miktarı,
alerjenle karşılaşma şekli (injeksiyon, sokma, yenilme gibi) ve hastanın kullanmakta
olduğu diğer ilaçlar ve mevcut hastalıkları anafilaksinin gelişme olasılığı ve şiddeti
üzerine etkili faktörlerdir. Anafilaksi geliştiğinde erken tanı ve hemen/uygun müdahalenin
istenmeyen bir durumun gelişmesini önlemek açısından büyük önemi vardır.
Nedenler: Son yıllarda en sık nedenin gıda alerjisi olduğu belirtilmektedir. Bunu ilaç
alerjileri ve arı sokmalarına bağlı gelişen anafilaksi izlemektedir. Bir grup hastada anafilaksi nedenini bulmak mümkün olmayabilir.
Tedavi: Anafilaksi ile karşılaşıldığında alerjen ile temasın derhal kesilmesi, hastanın
yatırılarak bacaklarının havaya kaldırılması,solunum yolunun açık olduğundan emin
olunması, dolaşım durumunun belirlenmesi ve kas içine yapılan adrenalin injeksiyonu
gereklidir. Solunum ve dolaşım sistemine erken ve yeterli destek sağlanmalıdır.
Çünkü ölümlerin büyük bir kısmı bu erken müdahalenin yetersizliği sonucu olmaktadır. Hasta hemen bir sağlık kurumuna ulaştırılmalıdır.
Önlemler: Araştırmalar anafilaksi riski yüksek bireylerin her türlü tedbire karşın ortalama
iki yılda bir bu tablo ile karşılaşmaları nın kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Bu bireylerin ve yakın çevrelerinin alerjenden nasıl sakınacaklarını öğrenmeleri durumunda
bu karşılaşma olasılığı en aza indirilebilmektedir. Alerjen ile benzer yapıdaki diğer maddelerin de anafilaksiye neden olabileceği ve bu maddelerden de mutlak kaçınmak gerektiği hasta tarafından algılanmış olmalıdır. Hasta ve yakınları acil müdahale becerisi kazanmalı ve acil müdahalede kullanılacak bazı ilaçlar ile donanmış olmalıdır. Bu bağlamda adrenalin oto-enjektörü (kişinin acil durumda kendi kendisine yapabileceği ilaç içeren enjektör) ve antihistaminik ilaçlar kritik öneme sahiptirler.
Anafilaksi durumunda ilk müdahaleyi takiben hızla en yakın sağlık kuruluşuna başvurulması gerekir.
Ayrıca,
1. Anafilaksi injeksiyon ile verilen ilaçlar ile daha sık görüldüğünden mümkünse ağız
yolu ile kullanılanların tercih edilmeli;
2. Her injeksiyon mutlaka acil müdahale edilebilecek bir kurumda yapılmalı;
3. Bir injeksiyon sonrası yaşamı tehdit edebilecek bir reaksiyona müdahale edilebilmesi
için injeksiyon sonrası 30 dakika kurumdan ayrılmamalı;
4. Hasta alerjilerinden doktorunu, branşı ne olursa olsun, mutlaka haberdar etmeli;
5. Anafilaksi riski yüksek olan kişilerin bu durumu belirten bir künye taşımaları;
6. Anafilaksinin ağır seyretmesine neden olan ilaçlardan mümkün olduğunca sakı-
nılmalı;
7. Alerjiye neden olduğu düşünülen bir maddeden şüphelenildiğinde bu durum bir alerjist tarafından ayrıntılı bir şekilde incelenene kadar o maddeden kesinlikle uzak durulmalıdır.

