Kanser (Çocukta)

22 Aralık 2009 Yazan Hastane Doktoru  
Kategori Hastalıklar

Kanser (Çocukta)

Çocukluk ça­ğı ve hastalıkları açısından da bir yaşın üs­tündeki çocuklarda kazalardan sonra ikinci sıklıktaki ölüm nedeni de kanserdir. Bir yaş altında daha çok doğuştan nedenler ve kalp hastalıkları ön plana çıkmaktadır. An­cak, çocukluk çağı kanserleri günümüzde %80 oranında tedavi Devamını oku

Kanser Nedir?

20 Aralık 2009 Yazan Hastane Doktoru  
Kategori Hastalıklar

Kanser, Tümör (Ur) Nedir?

Vücudu oluşturan hücreler bir araya gelerek doku ve organları oluştururlar. Hücreler belirli bir düzen içinde bir araya gelerek işlevlerini yürütürler. Bu işlevleri yerine getiren hücreler belirli bir hızda ve kontrol altında çoğalırlar ve yaşlanan hüc­reler de yine kontrol altında yıkılıp ölürler. Tümör (Ur); bir organı oluşturan hücrelerin or­ganizmanın kontrolü dışında sayıca artması olarak tanımlanabilir. Çoğalma esnasında kanser hücresinde normal hücrelerden farklı olarak yapısal bozukluklar oluştuğu gibi, işlevleri açısından da anormallikler or­taya çıkar. Bazen hücre normalde yaptığı işlevleri yapamazken, bazen de normalde yapamadığı işlevleri de yapmaya başlayabi­lir.

Tümörler iyi (benign) ve kötü (malign) huylu olarak ikiye ayrılır. Aralarındaki te­mel fark, iyi huylu tümörlerin köken aldık­ları organda çoğalmaları ve diğer organlara yayılmamalarıdır. Kötü huylu tümörler ise köken aldıkları organdan damarlar yoluyla (veya farklı yollardan) diğer organlara yayılırlar, buralarda yerle­şip çoğalmaya devam ederler. Buna metas­taz yapma özelliği denir.

Kısacası iyi huylu ve kötü huylu tümör ayırımını belirleyen özellik kötü huylu tümörlerin metastaz ya­pabilmeleridir.

Kanser kelimesi; kötü huylu tümör anlamına gelir. Dolayısıyla tüm kan­serler metastaz yapma potansiyeli taşırlar. Kanserler köken aldıkları doku ve organla­ra göre isimlendirilirler. Halk sağlığı açısından kalp ve damar hasta­lıklarından sonra en önemli ikinci hastalık grubu olan kanserler en sık sakat bırakan ve en çok ölüm nedeni olan hastalıklardır. Kanserin ölüme yol açmasının nedeni uzak organlara yayılıp bu organların işlevlerini yitirmesine neden olmasıdır.

Örnek olarak meme kanseri gelişimi videosunu izleyiniz.

YouTube Preview Image

Belirti ve bulgular:

Kanserler vücudun he­men her yerinde ortaya çıkabilirler. Ancak en sık ortaya çıktıkları organlar; akciğer, meme, kalın bağırsak, prostat, mide, pan­kreas, böbrek, mesane, yemek borusu, lenf bezleri, kemik iliği dir.

Belirti ve bulgular:

Kanser belirtileri; kanser tipine, büyüklü­ğüne, nereden başladığına ve etrafındaki doku ve organları nasıl etkilediğine bağlı olarak değişir.

Eğer kanser başka doku ve organlara sıçramışsa, başlangıç yerinden farklı yerlerde de bulgu verebilir. Kanser büyüdükçe, yakındaki doku, damar, sinir ve organları iter ve bu basınç kansere bağ­lı bazı belirti ve bulguları ortaya çıkarabilir.

Bazen de kanserler iyice büyümeden belir­ti vermeyecek yerlerde ortaya çıkabilirler. Kanser tedavisi, kanser ne kadar erken dö­nemde yakalanırsa o kadar başarılı olur. Kanseri erken yakalamak demek; kitle (şişlik) kü­çükken ve muhtemelen vücudun diğer böl­gelerine sıçramadan yakalamak demektir. Bu da özellikle ilk tedavi şekli cerrahi ola­caksa, hastalıktan tamamen kurtulma şansı­nın artması demektir. Kanser bulaşıcı değildir.

Sık görülen kanser belirti ve bulguları:

Kanser tipine, başlangıç yerine ve başka doku ve organlara yayılım olup olmadığına bağlı olarak değişkenlik gösterir, ancak aşa­ğıdaki belirtilerden biri veya birkaçı mev­cutsa, gecikmeksizin tıbbi uzman görüşü alınmalıdır. Bu belirtiler sıklıkla kanserle ilişkili olmasa da, kansere bağlı olduğu tes­pit edilirse erken tanı şansını yakalamak mümkün olur.

  1. Vücudun herhangi bir yerinde kitle, yumru veya şişlik
  2. Ani ve açıklanamayan kilo kaybı, açıkla­namayan ateş
  3. Ağız, makat veya genital organlardan ka­nama
  4. Bağırsak hareketlerinde değişme, kalıcı kabızlık, ishal veya hazımsızlık
  5. Yutma veya idrar yapmada güçlük
  6. Herhangi bir benin (nevüs) büyümesi, renk de­ğiştirmesi, iyileşmeyen yaralar
  7. Üç haftadan fazla süren kuru öksürük, boğaz ağrısı veya ses kısıklığı
  8. Kol veya bacak gibi tek bir uzvun şişliği

Kanama Bozukluğu

20 Aralık 2009 Yazan Hastane Doktoru  
Kategori Hastalıklar

Kanama Bozukluğu Nedir?

Kanın damar sistemi içerisinde sağlıklı bir şekilde akması pıhtılaşma sistemleri tarafından sağlanır. Normal kan pıhtılaşması (hemostaz), da­mar duvarındaki yaralanmayı takiben pıhtı oluşumu ve doku tamiri ile sonuçlanan sü­reçleri içerir. Damar duvarı hücreleri, kan pulcukları, doku faktörü, pıhtılaşma prote­inleri, pıhtı eritici sistemler hemostaz siste­minin elemanlarını oluştururlar. Normal sağlıklı kan akımı da normal hemostaz için mutlaka gereklidir.

Bir damar hasarı oldu­ğunda çözünür olmayan kan pulcukları (trombositler) ile pıhtı tıkacı oluşarak kan kaybı önlenir ve ardından da damar bütünlüğü tekrar sağla­nır.

Hemostazı sağlamak için pıhtılaşma sis­temi denge halinde olmalıdır. Bu dengenin bozulması anormal damar tıkanması veya kanamaya neden olabilir. Edinsel ve doğuş­tan nedenler hemostaz sapmalarına (damar tıkanması ve/veya kanama) neden olabilir­ler.

Kan pulcukları, pıhtılaşma proteinleri ve pıhtı eritici sistem elemanları kanama olmaksızın hemostazın sağlanmasında, pıh­tı oluşumunda esas rolü oynarlar. Damar hasarının olduğu bölgede kan pulcuklarının tıkaç oluşturmasını takiben pıhtılaşma sistemi aktif hale gelerek fibrin pıhtısını oluşturur. Eğer damar duvarı hasarı küçük ise oluşan kan pulcukları tıkacı kanamayı durdurmakta yeterli olabilir. Ancak daha büyük yaralanmalarda pıhtılaşma protein­lerinin de aktive olarak pıhtı oluşumunu başlatması gerekir.

Damar hasarının onarıl­ması pıhtılaşma sistemini oluşturan birçok reaksiyonun dengeli bir şekilde meydana gelmesi ile olur. Pıhtılaşma çağlayanı, aktivatör ve baskılayıcılarla çok sıkı denetle­nen bir sistemdir. Bu reaksiyonlar devam ederken, pıhtılaşmayı sadece gerekli bölge­ye sınırlamak için pıhtılaşma baskılayıcıları devreye girer. Diğer yandan pıhtı eritici sis­tem global hemostaz sürecinde en az pıhtı­laşma sistemi kadar önemli diğer bir sis­temdir. Bu sistem pıhtının sınırlanmasını sağlar. Kanama eğilimi olan bir hastada ta­nı amacıyla yapılacak testlerin seçimi son derece önemlidir. Kanama eğilimi düşünü­len bir hastada ilk olarak hem kan pulcuklarını, hem de pıhtılaşma sistemini değer­lendirecek basit birkaç tarama testi (tam kan, hemogram, cbc) yapıl­malıdır. Daha sonra düşünülen tanıya göre daha spesifik testler (kanama zamanı, aPTT, PTT, INR gibi) yapılmalıdır.

Kan Nakli

20 Aralık 2009 Yazan Hastane Doktoru  
Kategori Hastalıklar

Kan Nakli Nedir, Nasıl Yapılır ?

Kan içinde bulunan hücresel yapılar ve sıvı kıs­mı ile vücudun pek çok işlevi için olmazsa olmaz bir organdır. Kan içinde bulunan kır­mızı kan hücrelerinin (alyuvar) görevini ya­pamaması halinde insan yaşamı dakikalar içinde sona erer, çünkü bu hücreler tüm vücudun oksijen ihtiyacını karşılarken, ok­sijen kullanımı sonucu açığa çıkan karbon­dioksit gazının vücuttan atılmasını sağlar­lar. Kan içinde bulunan beyaz kan hücrele­ri (akyuvar) ise vücudun gün boyu milyarlarcası ile karşılaştığı çeşitli mikroplara kar­şı vücudu düzenli bir ordu gibi savunur. Bir yandan da vücuda giren mikropların da­ha sonra gelmesi riskine karşı onlarla ilgili bilgileri özel hücrelerin hafızasına kayde­der. Kan pulcukları (trombosit) ise herhangi bir yara­lanma durumunda derhal devreye girer ve kanama olan bölgede bir araya gelerek ka­namayı durdururlar.

Kanın sıvı kısmı (plaz­ma) ise bir yandan pıhtılaşma ve vücut sa­vunması için özel maddeler içerirken, di­ğer yandan da vücuttaki tüm hücrelerin beslenme ve yaşamını sürdürmesi için ge­rekli maddeleri taşır.

Vücudumuz için olmazsa olmaz diyebilece­ğimiz kanın üretilememesi veya hızlı kay­bedilmesi durumunda, ilgili kan bölümü yerine konduğunda, aksi halde ölümle bile sonuçlanabilecek durumları engeller. Gü­nümüzde kolayca yapılabilen kan ürünleri­nin bir kişiden diğerine transferi daha 20. yüzyılın başında imkansız olarak görülen bir durum idi. Bilinen ilk kan transfüzyonu deneyimi 1492 yılında üç kişiden alınan kanın Papa VII. Innocent’a verilmesi şeklinde olmuş, bu deneyim papa ve üç kişinin ölümüyle sonuçlanmıştır. Bu ve benzeri kötü dene­yimlerin pek çok sebebi vardır. Ancak iki önemli teknik sorun kan vermenin bu de­rece gecikmesine yol açmıştır. Bir tanesi kanın herhangi bir kap içine konulduğun­da pıhtılaşması ve bunun başka bir kişiye verilirken pıhtıların önemli damarları tıka­masıdır. Diğer sorun ise insanların dört ay­rı kan grubuna sahip olması ve uygun ol­mayan kan grubundan verilen kanın ölüm­le sonuçlanabilen reaksiyonlar vermesidir. Bu sorunların aşılması için 1869 yılında Braxton Hicks tarafından kan pıhtılaşması­nı engelleyici ilk keşfin yapılması ve 1901 yılında Kari Lendsteiner tarafından, ilk ola­rak kan gruplarının (A, B, O) keşfedilmesi gerekmiştir. Kan gruplarının keşfi Kari Lendsteiner’a Nobel ödülünü kazandırmış­tır. İkinci dünya savaşı büyük yıkımlara yol açmakla birlikte, kan nakli ve sak­lanması ile ilgili önemli keşifleri beraberin­de getirmiştir. İkinci dünya savaşı sonrasın­da kan nakli başta Amerika Birleşik devletleri olmak üzere tüm dünyada yay­gınlaşmış, sonrasında günümüz modern kan bankacılığı sistemi ve standartları oluş­muştur.

Kan ilk başlarda tüm bölümleri ile verilir­ken, buna bağlı aşırı reaksiyon olması, ihti­yaç olmayan kısmın, ihtiyacı olan başka in­sanlar için kullanılması ve kanın sadece belli kısımlarını vücuttan toplayabilen ma­kinelerin icat edilmesi ile modern kan ban­kacılığı sisteminde ihtiyaç olan kan bölü­münün verilmesi temel kabul haline gel­miştir.

Kan dört ayrı kısımdan oluşmaktadır. Alyuvarların bulunduğu kan kısmına eritrosit süspansiyonu adı verilir, aşırı kan kaybı, ameliyat­larda olan kan kaybı, kanın bazı sebeplerle vücut içinde yıkılması veya kanın vücut ta­rafından üretilememesi gibi durumlarda bu kısım hastaya verilir. Bu kısmın verilebil­mesi için kan grubunun uyumlu olması şarttır, aksi halde verilen kan vücutta hızla parçalanır ve buna bağlı ölüm ya da ciddi organ hasan ile sonuçlanan problemler oluşabilir. Kan pulcuklarının içinde bulun­duğu kan kısmına kan pulcukları (trombosit) süspansiyonu adı verilir, bu kısım ge­nellikle bazı kanser ilacı verilen kişilerde ya da vücudun bu maddeyi üretemediği ve­ya bu hücreleri yabancı zannederek parça­ladığı durumlarda eksilir. Eksikliği hayatı tehdit eden beyin kanaması veya mide kanaması gibi durumlara sebep olabilir, bunu engellemek için kan pulcuğu eksikliği olan hastalara bu kısım verilir.

Plazma adı verilen kanın sıvı kısmı kişide eksik olmaz, ancak bu kısımda bulunan pıhtılaşmayı sağlayan maddeler doğuştan ya da bazı hastalıklar (Hemofili gibi) sırasında azalabilir, bu durum aşırı kanamalar özel­likle kas ve eklem içine kanamalara yol aça­bilir, bu sebeple hastalara eksik olan kısım plazma olarak verilir.

Akyuvar eksikliği vü­cudun mikroplara karşı savunmasını zaafa uğratır, ancak özel şartlar dışında ve özel makinelerle bizzat kan verecek kişinin vü­cudundan alınmadan akyuvar başkasına ve­rilmez. Bu eksiklikte oluşan sorunlar için çok güçlü ve pek çok mikroba etkili antibi­yotikler kullanılır.

Kan bu derece önemli olsa da kanın ihtiya­cı olamayan kişilere gelişigüzel verilmesi asla tasvip edilmez. Bunun sebebi kan ve­rilmesinin pek çok yan etkisinin olması ve bu yan etkilerin zaman zaman ölüme yol açabilmesidir. Kan verilirken kişilerde olu­şabilen ateş ve titreme gibi hafif yan etkiler olabileceği gibi verilen kana bağlı ölümle sonuçlanabilen alerjik yan etkiler de söz konusudur. Bunun dışında verilen kan ile geçebilen ve kan veren kişide o an belirtisi olmayan, hepatit, frengi, AiDS ve bazı na­dir virüs enfeksiyonları kan alan kişi için aynı hastalıkla sonuçlanabilir. Güvenli ol­duğu için akrabadan alınan kanın hastaya verilmesi ise, ölümle sonuçlanan kemik ili­ği yetmezliği ve tüm organların hızla bozul­masına yol açan bir hastalığa sebep olabilir.

Bütün bunlardan dolayı modern kan ban­kacılığının temel sloganı “En iyi kan hasta­ya verilmeyen kandır” şeklindedir. Halen kan ve kan ürünleri suni olarak üre­tilememektedir. Bu sebeple kan ve kan ürünleri insanların gönüllü bağışı ile başka insanlara verilebilir, (Ülkemizde ne yazık ki halihazırdaki gönüllü kan bağışı hastaların tüm ihtiyacını karşılamaktan çok uzaktır. Bu sebeple pek çok hastane kan ihtiyacını, ihtiyacı olan hasta ve yakınlarınca temin edilen kişilerden elde etmektedir.

Kan Kusma

18 Aralık 2009 Yazan Hastane Doktoru  
Kategori Hastalıklar

Kan Kusma (Hematemez) Nedir?

Kan Kusma Tedavisi?

Kanama genel­likle üst gastrointestinal sistemden (mide bağırsak sistemi); Treitz ligamentinin üze­rindeki bölgelerden kaynaklanmaktadır. Bu bölge yemek borusu, mide ve on iki parmak bağırsağını içerir.

Kanamanın ren­gi kırmızı; ya da kan mide asiti ile temas et­tiyse kahve telvesi rengindedir.

Yaş: İleri yaşlarda daha sık görülür. Hema­temez nedeniyle hastanelerde yatanların %44′ü 60 yaşın üzerindedir.

Cinsiyet: Belirgin bir cinsiyet farklılığı yok­tur.

Risk faktörleri: En önemli risk faktörü mi­de ülseri ya da on iki parmak bağırsağının ülser­leridir (duedonum ülseri). Gastrit ya da özefajit de kanlı kusmaya sebep olabilir. Aspirin, ağrı kesiciler ve alkol kullanımı bunun için risk faktörü­dür. Bir diğer sık kanama nedeni ise karaci­ğer hastalığıdır. Eğer siroza ikincil karaci­ğerde nedbe dokusu oluştuysa yemek borusundaki toplardamarlar (venler) bacak varislerine benzer şekilde şişerler. Bu top­lardamarlar, öksürük, kusma ya da belirgin bir neden olmaksızın kendiliğinden kana­yabilir. Bazen de yemek borusunun altında­ki toplardamarlar yırtıldığı için bu bölge kanar. Bu yırtıklar şiddetli öksürük, şiddet­li kusma ya da aşırı alkol içilmesi sonucu oluşabilir. Mide ve yemek borusu kanserlerindeki kanamalar hiçbir zaman yüksek miktarlarda değildir.

Belirti ve bulgular:

Kusmuk hafif ve orta hastalarda kahve telvesi şeklindedir. Ancak ağır hastalarda rengi açık kırmızıdır. Hematemezin nedenine bağlı olarak belirti ve bulgular değişkenlik gösterebilir.

Bu belir­tiler; göğüste yanma, mide ağrısı, dışkının katran renginde ve cıvık olmasıdır. Dışkı­nın katran rengi olmasının nedeni kanın bağırsaklardan geçerken sindirilerek rengi­nin siyaha dönüşmesidir. Kanamanın mik­tarı çok fazla ise kişinin tansiyonu düşüp, nabzı hızlanır, idrar çıkışında azalma gözle­nir.

Fizik muayenede eğer siroz varsa dalak bü­yüklüğü, karında şişlik, koma bulguları sap­tanır.

Tanı:

Üst mide-bağırsak sisteminde kana­ma şüphesi olan her hastaya burnundan midesine inen bir tüp (nazogastrik tüp) yerleştirilir. Bu tüpten kanlı veya kahve tel­vesi şeklinde materyal gelmesi kanamayı gösterir, ancak %10 vakada kanama bu yöntemle gösterilemez. Kahve telvesi ren­ginde materyal geliyorsa bu kanamanın ya­vaş olduğunu gösterir, ancak açık kırmızı renkli materyal geliyorsa kanama aktif ve şiddetlidir. Nazogastrik tüp aynı zamanda kanama durumunun izlenmesinde de yar­dımcı olur.

Kan ve elektrolit ihtiyacının be­lirlenmesi için hastanın başlangıç değerlen­dirmesinde kan testleri (tam kan sayı­mı, bazı pıhtılaşma testleri (aPTT,PTT), karaciğer fonk­siyon testleri) istenir. Hastanın hemoglo­bin düzeyi, nabız ve kan basıncı takibe alı­nır.

Panendoskopi (ucunda kamera olan in­ce, bükülebilir ışıklı bir aletle yemek boru­su, mide ve on iki parmak bağırsağının de­ğerlendirilmesi) tanının konulması ve ka­nama odağının tespitinde en değerli yön­temdir. Ayrıca kanama odağı saptandığında bu bölgeye kanamayı durdurucu solüsyon enjekte edilmesine, kanayan özafagus (yemek borusu) venlerinin plastik bir bantla bağlanarak (ligasyon) etkisiz hale getirilmesine de olanak sağlar.

Bar­yumlu kontrast grafilerinin çekilmesinin kanama anında yeri yoktur, kanamayı daha riskli hale sokabilir. Ultrasonografi ve bilgi­sayarlı tomografi (BT) kanama ile seyreden pankreatit gibi diğer nadir üst gastrointestinal sistem kanamalarında endoskopi yapıldık­tan sonra istenir.

Anjiografi ise kanamanın sebat edip; endoskopinin kanama yerini saptayamadığı durumlarda yardımcı olur.

Tedavi:

Hematemez; tıbben acil bir durum­dur. En kısa sürede bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Hastanede hemen bir na­zogastrik tüp takılır, hastaya ağızdan ye­mek yemesini kesmesi istenir. Tedavinin en önemli amacı nabız, kan basıncı ve kan pıhtılaşma faktörleri değerlerini normal sı­nırlarında tutmaktır. Bu amaçla serum, ge­rekirse kan ve hastada kan pıhtılaşmasının uzadığı durumlarda plazma verilir.

Cerrahi öncesi hastaya mutlaka üst gastrointestinal sistem endoskopisi yapılmalıdır. Endosko­pi sırasında kanamayı durdurmak için kul­lanılan teknikler; heater probe veya lazer ile kanayan bölgenin yakılması, bu bölgeye kanamayı durdurucu solüsyon (epinefrin) enjekte edilmesi ve kanayan damara küp konulmasıdır. Özefagus varislerinde kana­yan damar plastik bir bant ile de bağlanabi­lir. Damardan verilen proton pompa inhibitörü ilaçları kanamayı azaltır. Endoskopik işlemlerle kanama durdurulamıyorsa hasta ameliyata alınır.

Seyir:

Üst gastrointestinal sistem kanamala­rının %80′ini yalnızca destek tedavisi (kan,serum, proton pompa inhibitörü) ile düzelir. Hastaların %80-85′i ise endoskopik tedaviye yanıt verir. Endoskopi ile tedavi edilen hastaların %30′unda tekrar kanama olur ve bu kanaması tekrarlayan hastaların ölüm oranı %25-30 arasında değişmektedir.

Kalp Yetmezliği (Erişkin)

18 Aralık 2009 Yazan Hastane Doktoru  
Kategori Hastalıklar

Kalp Yetmezliği (Erişkin)

Kalp yetmezli­ği kalbin gerektiği kadar yani vücudun ihti­yaç duyduğu kadar kanı pompalayamaması demektir.

Kalp Yetmezliği Nedenleri: Kalp yetmezliğine en sık sebep olan hastalıklar hipertansiyon, koroner ar­ter hastalığı (kalp damarlarının hastalığı) ve kalp kapak 8kalp kapakçığı) hastalıklarıdır. Kalp yetmezliğinde kalbin kaslarında (miyokard) kasılma azlığı vardır. Miyokard ka­sılmasında azalma ya koroner arter hastalarındaki gibi miyokardın belirli bir bölgesin­de veya kalbin kaslarını yaygın olarak tutan kas hastalığında (idiyopatik dilate kardiyomiyopati) olduğu gibi tüm kalp kasında olur. Kalp yetmezliğinin en sık nedenlerin­den biri yukarıda da belirtildiği gibi koro­ner arter hastalığına (KAH) bağlı gelişen kalp kri­zidir. Krizin akut döneminde ortaya çıkabi­leceği gibi geç dönemde yani yıllar sonra da gelişebilmesi mümkündür. Eğer kalp krizinde uygun tedavi zamanında yapılırsa kalp yetmezliği gelişimi daha az olmakta­dır. Onun için krizin ilk saatleri içinde has­taneye başvurma son derece önemlidir. Di­ğer nedenleri arasında kapak hastalıkları önemlidir. Ancak her kapak hastalığı kalp yetmezliğine neden olmaz. Kalp yetmezliği yapabilmesi için kapak hastalığının ciddi boyutta olması gereklidir.

Doğuştan kalp hastalıkları ve kalp delikleri (ASD, VSD), tansiyon yüksekliği (hipertansiyon) ve nedeni bilinemeyen çeşitli kalp kası hastalıkları da kalp yetmezliğine yol açabilir.

Belirti ve bulgular:

Kalp yetmezliği hasta­larının çoğunda eforla oluşan nefes darlığı, halsizlik yorgunluk vardır. Hastalığın ilerle­mesi ile daha hafif efor ile nefes darlığı oluşmaya başlar. Son aşamada ise istirahat sırasında da hastalarda nefes darlığı olur. Ancak her nefes darlığının nedeni kalp yet­mezliği değildir. Kalp yetmezliğinde bacak ve ayaklarda şişlikler (ödem) oluşabilir. Kalp yetmezliğine bağlı olarak eforla veya istirahat sırasında çarpıntı yakınması olabi­lir.

Tanı:

Kalp yetmezliği olan hastalarda kalp yetmezliğinin ortaya çıkarılmasında ve ne­deninin anlaşılmasında öykü ve muayene çok önemlidir. Ayrıca EKG, akciğer filmi ve ekokardiyografi (EKO) son derece yararlıdır. Bazı hastalarda anjiyografî gerekir, ancak her hastada gerekli değildir. Özellikle kalp yetmezliğinin koroner damar tıkanmasına bağlı olduğu düşünülüyor ise anjiyografi yapılır.

Tedavi:

Kalp yetmezliği tedavisinde amaç kalp yetmezliği bulgularını düzelterek ya­şam kalitesini artırmak, hastalığın ilerleme­sini durdurmak, kalp yetmezliğine neden olan hastalığı tedavi etmek ve kalp yetmez­liğine bağlı ölüm riskini azaltmaktır. Tedavisinde doktorun önereceği ilaçları kullanmak, önerilerine uymak, fazla su ve tuz almamak önemlidir. Kişi kendine daha kalp yetmezliği olmadan dikkat etmeli ve önerilere sıkı bir şekilde uymalıdır.

Kalp Yetmezliği (Çocuk)

18 Aralık 2009 Yazan Hastane Doktoru  
Kategori Hastalıklar

Kalp Yetmezliği (Çocuk)

Kalp yetmezliği kalbin eforda ve istirahat de canlının ihtiyacı olan kanı yeterli ölçüde pompalayamamasıdır.

Doğuştan ve romatizmal kapak hastalıkları gibi yapısal anomaliler, kalbin iç tabakasının (endokard), kalp adalesinin (miyokard) ve kalp zarının (perikard) doğuştan ve sonradan kazanılmış hastalıkları, ağır kansızlık (şiddetli anemi), fazla kan veya mayi transfüzyonu ve hormonal sebepler gibi volüm yüklenmesi yapan has­talıklar, diabetli anne bebeği, kalbin ritim ve iletim bozuklukları gibi pek çok sebep kalp yetmezliğine neden olur.

Belirti ve bulgular:

Kalp yetmezliğinde da­kikadaki kalp atım ve solunum sayısı artar. Bebeklerde emme ve ağlamayla, daha bü­yük çocuklarda eforla nefes darlığı, morar­ma ve terleme bulguları yetmezliğin ağırlığı ile ilgili olarak öksürük saptanır. Çocuklarda ve erişkinlerde boyun toplar damarlarında dolgunluk, bacaklarda şişlik, bebeklerde ise yüzde şişlik görülür. Akciğerlerin dinlemesi ile akci­ğerlerde raller (hastalığa işaret eden ses) ve ıslık sesi duyulur. Karaci­ğer büyür (hepatomegali).

Tanı:

Klinik bulgular önemlidir. Göğüs fil­mi, elektrokardiyografi (EKG), kan tahlilleri gere­kirse ekokardiyografi (EKO), kateter ve anjiyokardiyografi yapılır.

Tedavi:

İstirahat, kalp yetmezliğinin ağırlı­ğı ile ilgili olarak hastaya pozisyon verilme­si (sırt yüksekte ya da oturur pozisyonda ve bacaklar sarkıtılarak), tuzsuz diyet ve ilaç tedavisi ve kalp yetmezliğine sebep olan esas hastalığın tedavisi yapılır.

Kalp Üfürümleri

15 Aralık 2009 Yazan Hastane Doktoru  
Kategori Hastalıklar

Kalp Üfürümleri Nedir?

Üfürüm; kanın kalpte veya büyük damarlarda dolaşırken oluşturduğu titreşimler sonucu duyulan sestir. Üfürümler şiddetlerine göre 6 dereceye ayrılır. Bi­rinci derece üfürümler en hafif olan üfürümler olup, 6. derece üfürümler ise en şiddetli duyulan üfürümlerdir.

Bütün üfürümler tehlikeli midir?

Hayır. Çocuklarda duyulan üfürümlerin çoğu masum üfürümdür ve tehlikeli değildir. Ancak bazı üfürümler kalpte veya büyük damar­larda bulunan bozukluklar nedeniyle olu­şur. Bu üfürümlere organik üfürüm (pato­lojik üfürüm, masum olmayan üfürüm) de­nir ve iyi değerlendirilmeleri gerekir.

Masum üfürüm nedir?

Masum üfürüm kalpte herhangi bir bozukluk olmadan du­yulan üfürümdür ve bazen “fonksiyonel üfürüm” veya “fizyolojik üfürüm” olarak da adlandırılır. Adından da anlaşılacağı gibi bu üfürümün duyulması tamamen normaldir ve bir kalp hastalığına bağlı değildir.

Masum üfürüm kimlerde duyulur?

Ma­sum üfürüm okul öncesi ve okul çağındaki çocukların çoğunda duyulabilir (%50-80). Çocukların göğüs duvarı erişkinlere göre daha ince olduğu için (daha az kemik, kas, yağ ve kitlesi) üfürüm duymak daha kolay­laşır. Kalbin hızlı attığı durumlarda (örne­ğin ateşli dönemlerde, aktivite yaparken veya çok heyecanlı olununan durumlarda) üfürümün şiddeti artar ve daha kolaylıkla duyulur. Ayrıca kansızlık, hamilelik ve hipertiroidi (tiroid bezinin fazla çalışması, Guatr) gi­bi durumlarda da üfürüm duyulabilir.

Masum üfürüm çocukları nasıl etkiler?

Masum üfürümün çocuklara hiçbir etkisi yoktur. Bu çocuklara kalplerinde herhangi bir bozukluk olmadığı anlatılmalıdır. Tüm sağlıklı çocuklar gibi masum üfürümlü ço­cuklar da serbestçe koşup oynayabilirler. Çocuklar büyüdükçe üfürümün şiddeti ge­nellikle azalır veya tamamen kaybolabilir. Bazen ise üfürüm erişkin yaşa kadar devam edebilir. Üfürümün kaybolup kaybolmama-sının hiçbir önemi yoktur.

Organik üfürüm (masum olmayan üfü­rüm) nedir?

Organik üfürümler kalpteki veya büyük damarlardaki bozuklukların yol açtığı üfürümlerdir. Kalp kapaklarındaki darlıklar (kapakların tam olarak açılama­maları), kalp kapaklarındaki yetersizlik­ler (kapakların tam olarak kapanamamaları sonucu geriye kan kaçırmaları) veya kalp içindeki delikler (ASD, VSD) organik üfürümlere yol açan başlıca kalp hastalıklarıdır. Kalpte üfürümlere yol açan bu bozuklukların bir kısmı doğuştan olabileceği gibi bir kısmı da kalp romatizması (romatizmal ateş, ARA) gibi hastalıklara bağlı olarak sonradan oluşur. Bu tür üfürümlerin çok iyi incelenmesi ve altta yatan kalp hastalığının düzgün tedavi­si gerekmektedir.

Hangi şikayetler üfürümün kalp hastalığına bağlı olduğunu dü­şündürür?

Masum üfürümlü çocuklarda kalpte bir bozukluk olmadığından başka bir şikayet bulunmaz.

Kalp hastalığına bağ­lı üfürümleri olanların çoğunda ise morar­ma, beslenirken çabuk yorulma, sık nefes alıp verme, aşırı terleme, kilo alamama, bü­yüme geriliği, sık tekrarlayan akciğer enfeksiyonları (pnömoni), nefes darlığı, baş dönmesi, ba­yılma, çabuk yorulma, çarpıntı ve göğüs ağrısı gibi yakınmalar bulunabilir. Bu tür yakınmaları olan çocuklar vakit geçirilme­den bir doktora götürülmelidir. Bazı ço­cuklarda ise kalp hastalığı olmasına karşın üfürüm dışında bir şikayet bulunmayabilir.

Tanı:

Üfürüm doktorun muayene sırasında steteskop ile kalbi dinlemesi sırasında du­yulur. Her üfürümün kendine has özellikle­ri vardır ve bu özelliklere göre üfürümün hangi tip üfürüm olduğu (masum üfürüm olup olmadığı) genellikle anlaşılır. Gerekli gördüğü durumlarda muayeneye ek olarak elektrokardiyogram (EKG), göğüs filmi ve ekokardiyogram (EKO: kalp ultrasonu) gibi tetkikler ile üfürümün nedeni kesin olarak saptanabilir.

Tedavi:

Tedavi ürürüme yol açan nedene göre değişir. Masum üfürümlerde kalpte bir bozukluk olmadığından herhangi bir te­davi uygulanmaz. Organik üfürümlerde ise altta yatan kalp hastalığına göre değişik te­davi yöntemleri vardır.

Kalp Nakli

14 Aralık 2009 Yazan Hastane Doktoru  
Kategori Hastalıklar

Kalp Nakli (Transplantasyonu) Nedir?

İlk kalp nakli 1960′ larda yapılmıştır ancak yüksek rejeksiyon (alıcı tarafından organın  reddi) nedeniyle kalp nakilleri bir süre duraklama yaşamış ve 1980′lerde bağışıklık sistemini baskılayacak yeni ilaçların kullanılma gir­mesiyle, kabul edilebilir bir ameliyat olmuş ve tekrar popülerlik kazanmıştır. Günü­müzde kalp nakli, yapılmadığında kalp yet­mezliğinden ölecek bir grup hastada umut vericidir. Günümüzde yapılan kalp nakille­ri organ bağışı sayısı ile sınırlıdır. En fazla sayıda kalp nakli yapılan Amerika Birleşik Devletleri’nde beyin ölümü kesinleşmiş, uygun kalbe sahip hastaların sadece %10 -20’si donör (organ vericisi) olabilmektedir. Buna rağmen bugüne kadar yaklaşık 50.000 kalp nakli gerçekleştirilmiştir.

Koroner bypass ameli­yatı için uygun olmayan, kalp adalesi zayıf koroner arter hastalıkları ve kardiyomyopati denilen kalp kasının bilinmeyen neden­lerle hasara uğradığı durumlarda gündeme gelmektedir.

Kalp kasındaki problem ilerledikçe kalp za­yıflar ve vücuda oksijenlenmiş kanı yeterli derecede pompalayamaz. Kalp daha fazla çalışmaya başlar ve bu ilave iş yükü nede­niyle büyür. Zamanla kalp yorulur ve vücu­dun en ufak pompalama ihtiyacını bile kar­şılayamayacak duruma gelir. Kalbi destek­lemek için ilaçlar, mekanik cihazlar ve di­ğer tedaviler kullanılabilir ve hastanın du­rumu iyileştirilebilir. Bu tedavi seçenekle­rinden fayda sağlanamadığında kalp nakli tek olasılık haline gelir. Kalp dışında başka bir tıbbi problemi olmayan 60 yaşından da­ha genç hastalarda iyi sonuç verir.

Amerikan Kardiyoloji Komitesi tarafından kabul edilen kalp nakli kriterleri /endikasyonları şunlardır:

A. Mutlak Transplantasyon Endikasyonları:

  1. Oksijen tüketiminin çok azaldığı du­rumlar.
  2. Bypass ile düzeltilemeyen ciddi kalp da­mar daralmaları.
  3. Tekrarlayan, tedaviye dirençli ventri-küler aritmiler.

B. İkinci derece Transplantasyon Endikasyonları:

  1. Oksijen tüketiminin günlük aktivitelerde sınırlanma yapacak düzeyde azal­dığı durumlar.
  2. Bypass ve anjioplasti ile düzeltileme­yen, tekrarlayan ve kontrol altına alı­namayan kalp damar daralmaları.
  3. Hastanın diyetine ve ilaçlarına dikkat etmesine rağmen sıvı birikmesine bağ­lı bozukluklar.

C. Transplantasyon Endikasyonu olma­yan hastalar:

  1. Kalp kasılma gücünün (ejeksiyon fraksiyonu, EF) ekokardiyografi ile %20 saptanan hastalar.
  2. Sınıf III veya IV kalp yetmezliği grubu­na girip çıkmış ilaçlardan yararlanan hastalar.
  3. Ventriküler aritmi öyküsü olan ancak ritim bozukluğu tekrarlamayan hasta­lar.

Bir hastanın transplantasyona ihtiyacı olup olmadığını gösteren birincil kriter, hasta­nın genel durumu ile birlikte değerlendiril­diğinde oksijen tüketimidir. Bu değer, has­tanın cinsiyet, yaş ve kilosuna bağlı olarak değişir.

Hastanın doktoru nakil ekibi ile iletişime geçer ve hastanın şimdiki durumu, fiziksel aktiviteleri, test sonuçları ve diğer önemli bilgileri alınır.

Nakil programına giren hasta uygun kalbin çıkması için bekler. Verici kalp listesinde bekleme kriterleri vardır. Bunlar kan tipi, verici ve alıcı arasındaki uyum, tıbbi du­rum, kalp naklini bekleyebilme süresidir. Kalp için bekleme sırasında değişiklik yapı­labilir. Hastaların durumu iyiye veya kötü­ye gidebilir, değişiklikler buna göre yapıla­bilir. Verici bir kalp bulunduğunda sağlık bakanlığına bildirilir ve işlemler buradan yürütülür. Verici için bekleme süresi nak­lin en zor kısmıdır.

Nakledilecek kalp vücut dışında 4 saat ka­dar güvenle bekletilebilir. Herhangi bir komplikasyonla karşılaşamadığı taktirde operasyon yaklaşık 3-3,5 saat kadar sürer. Ameliyat sonrası hasta 2-3 gün yoğun ba­kımda ve 1 hafta kadar da transplant ünite­sinde bir özel odada izlenir. Belirli aralıklar­la yapılan kalp adalesi biyopsileri ameliyat sonrası bakımın rutin parçasıdır. Dokunun reddedilmesi tehlikesine karşı erken önlem alma imkanı verir. Hastane çıkışından son­ra araları uzamak suretiyle poliklinik kon­trolleri devam eder.

Büyük umutlara rağmen nakledilen kalp ameliyat sonrası hemen erken dönemde ameliyat masasında yetmezliye girebilir. Geç dönemdeki kalp yetmezliğinin en önemli nedeni organın reddedilmesidir. Bunu gösterebilecek tek yöntem belirli ara­lıklarla yapılacak olan kalp kası biyopsileri­dir. Transplant hastalarının karşı karşıya kaldıkları diğer bir tehlike de enfeksiyona yatkınlıktır. Kullanılan bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar hastaları, normal bireyler­de hastalığa yol açmayacak fırsatçı ajanlara hassas hale getirir. Bu ilaçların diğer önem­li bir yan etkisi de böbrek yetmezliği dir. Bütün bu risklere rağmen iyi bir bakım ve doktor tavsiyelerine uymak koşuluyla has­talar normal, üretken yaşamlarına devam edebilmektedirler. Bir yıllık sağ kalım %80 civarındadır. Bundan sonraki her yıl %4′lük bir ölüm oranı vardır.

Kalp Kateterizasyonu

13 Aralık 2009 Yazan Hastane Doktoru  
Kategori Hastalıklar

Kalp Kateterizasyonu Nedir?

Kalp (kardiyak) kateterizasyonu; dar, esnek bir borunun bir kan damarı içinden geçerek toplardamar­lar, atardamarlar ve kalbin bölmeleri içeri­sine yerleştirildiği bir işlemdir. Genellikle kol, kasık veya boyundaki bir kan damarın­dan yerleştirilir. Kalp kateterizasyonu işle­mi sırasında akciğerler ve kalp içerisindeki kan damarlarından ve kalbin bölmelerin­den kan basıncı kaydedilebilir. Kalbin fark­lı kısımlarındaki kanın akışı ve oksijen içe­riği ölçülebilir. Özel bir boya kullanılarak çekilecek olan, kalp bölmelerini veya koro­ner arterleri (kalbin atar damarlarını) gösteren röntgen resimlerine (anjiyogram) olanak sağlayabilir. Kateter içerisinden geçirilen bir alet kullanılarak, kalp kasının bir doku numunesini (biyopsi) alınabilir.

Kalp kateterizasyonu yapılması gerekebilen klinik durumlardan bazıları:

  • Koroner arter hastalığı: Koroner arterler kısmen veya tamamen tıkalıysa, özellikle hastanın şikayetleri yakın zamanda kötüleşmişse, kalp krizi riski artmıştır. Kalp katete­rizasyonu ve atardamarlar içerisine boya enjeksiyonu, koroner arterlerin görüntü­lenmesi için en iyi yoldur. Boya çalışması, tıkanmanın yerini ve miktarını gösterir. Ko­roner bypass (baypas) ameliyatı veya koroner anjiyoplasti (balon yöntemi) gerekip gerekmediğini anlamak için bu işlem yapılabilir.
  • Açık kalp ameliyatı öncesi kontrol: Bazen, açık kalp ameliyatından önce kateterizas-yon gerekir. Cerrah, ameliyat sırasında problem riskini artırabilen durumlar açısın­dan kontrol etmeye ihtiyaç duyabilir.
  • Yapay kalp kapakları: Eğer yapay kalp ka­pağı varsa, kapağın ve kalbin kalan kısmı­nın nasıl çalıştığını görülebilmesi için, kateterizasyon gerekebilir.
  • Kalbin doğuştan kusurlarının tespiti: Kalp problemi ile doğan bir çocuğa, erken ço­cukluk döneminde kateterizasyon yapılma­sı gerekebilir. Cerrahın çocuğun kalbinin yapısını ve anormalliklerin kesin yerini ve büyüklüğünü bilmesi gerekir.
  • Biyopsi: Çeşitli kalp kası hastalıklarında, kalp kasının doku numunesi alınarak, yan­gı veya diğer problemler açısından kontrol edilebilir ve kesin tanı konulabilir.
  • Koroner Anjiyoplasti: Tıkalı veya daralmış koroner atardamarını açmak için kateterler kullanılabilir. Balon anjiyoplasti yöntemin­de, atardamarı açmak için bir balonun şişi­rilmesi sonucunda koroner plağın parça­lanması sağlanır ve hasta damardaki kan akımının normale dönmesi sağlanır.
  • Stent Uygulanması: Anjiyoplasti yapılan hastalarda, plak oluşumunu önlemek, atar­damar duvarlarını açık tutmak için veya ba­lon anjiyoplasti sonrasında yeniden daral­ma riskini azaltmak amacıyla koroner stent yerleştirilmesi için, kateterler kullanılabilir.
  • Balon Valvuloplasti (Anjioplasti): Doğuştan veya edinsel olarak gelişen, dar bir kalp kapağını açmak için kateterler kullanılabilir.
  • Doğuştan kalp hastalıklarının tedavisi: Kal­bin atriyum (kulakçık) veya ventrikülünde (karıncık) doğuştan varolan deliklerin, ameliyat yapılmadan girişimsel olarak kate­ter yöntemiyle kapatılması işlemi, yapısal olarak uygun olan hastalarda yapılabilmek­tedir.

Kalp Kateterizasyonu Nasıl yapılır?

Hastayı rahatlamasını sağla­yacak bir sakinleştirici verilir, fakat hasta uyanıktır. Ayrıca kateterin yerleştirileceği bölgeyi uyuşturmak için (lokal anestezik) bir iğne de yapılır. Giriş yeri olarak sıklıkla kasık damarı, daha nadiren kol veya koltuk altı damarlar kullanılır. Doktor kateteri kü­çük bir kesi yerinden yerleştirir. Kateter kan damarları içinden kalbe doğru ilerleti­lir. Kateterin pozisyonunu izlemek için röntgen kullanılır. Kan damarlarında iler­lerken, kateter hissedilmemektedir. Dok­tor, kateterin ucunu kalp ve damarları için­deki belirli pozisyonlara yönlendirecektir. Kateter kalp ve kan damarları içindeki çe­şitli yerlerde kan akışını ve kan basıncını ölçen bir cihaza bağlanır. Kalp bölmeleri­nin, kapakların veya koroner arterlerin re­simleri gerekirse, kateter üzerinden özel bir boya enjeksiyonu ile görüntülenir. Bu enjeksiyon sırasında, hareketli röntgen re­simleri kaydedilir. Kontrast maddelerin kullanıldığı ve damarın açık olup olmadığı­nın veya darlık derecesinin gösterildiği bu işleme anjiyografı denir. İşlem bittiği za­man, doktor kateteri çıkaracak ve kanama­nın kontrolü için iğnenin konulduğu bölge üzerine belirli bir süre (10-15 dakika) ba­sınç uygulayacaktır.

Kalp Kateterizasyonu İşlem sonrası: İşlem 30-60 dakika sürebilir. İyileşme odasında, işlem yapılan bölge ha­reketsiz olarak tutulur ve hasta birkaç saat dinlendirilir. Ardından hasta eve gidebilir. Kanamayı önlemek için, günün kalan kıs­mında hasta zorlu aktivitelerden uzak dur­malıdır.

Kalp Kateterizasyonu Yararları: Kalp kateterizasyonu, doktorun kalp problemlerini en etkili şekilde teşhis etme ve tedavi etme için ihtiyaç duyduğu bilgileri toplamasının en doğru yolu olarak değerlendirilebilir. Doktor, kalp kapakları­nın normal olup olmadığını görmek için, kalbin ne kadar iyi pompaladığını kontrol etmek için ve koroner arterlerin içindeki olası tıkanıklıkları aramak için, hareketli röntgen resimlerini çalışacaktır. Kalpten geçen kanın yönünü ve miktarını not ede­cektir. İşlemden elde edilen bilgilerle, kalp yetmezliği meydana gelmeden önce, kalp kapaklan onarılabilir veya değiştirilebilir. Koroner arter tıkanmaları tedavi edilerek, kalp krizleri önlenebilir veya geciktirilebi­lir.

Kalp Kateterizasyonu Riskleri: Bazı küçük rahatsızlıklar hissedebi­lir. Nadir durumlarda, anestezide kullanı­lan ilaca karşı alerjik reaksiyon olabilir. İş­lem, tedavi gerektirebilen düzensiz kalp ri­timlerine (aritmi) sebep olabilir. Kateter bir atarda­mara konulursa, kateter etrafında kan pıh­tısı oluşabilir. Bu olursa, doktor bir kan su­landırıcı verebilir ve pıhtının çözülmesi için birkaç gün hastanede tutabilir. Boyaya karşı alerjik reaksiyon olabilir ve bulantı ya da yanma hissi oluşabilir. Bu reaksiyon ilaç­la tedavi edilebilir. Boya, nadiren böbrekle­re de zarar verebilir ancak bu sıklıkla geçi­ci bir durumdur. Kateter bir kan damarını delebilir ve iç kanamaya sebep olabilir. Sık olmasa da, işlem ile kalp krizi veya inme tetiklenebilir. Bu işlemin yan etkileri nadir­dir. Ölüm riski çok düşüktür. Şeker hastalı­ğı veya böbrek hastalığı bulunan kişiler, boyaya bağlı böbrek hasarı açısından daha yüksek riskli olabilir. Genelde, daha dene­yimli bir doktor, bu problemleri daha az yaşayacaktır.

Sonraki yazılar »